Eskiden insanlar evlenirken önce mutlu olup olamayacaklarına bakar, birlikte yaşamayı, birlikte yaşlanmayı ve ortak bir gelecek inşa etmeyi tartışır, evliliği iki bireyin özgür iradeleriyle seçtiği, uyum, sevgi ve saygı üzerine kurulan bir birliktelik olarak görürdü. Bu birliktelik, iki insanın hayatlarını birleştirirken aslında birbirlerine alan açtıkları, birbirlerinin varlığını tehdit değil destek olarak gördükleri bir zemine dayanırdı ve evlilik, bu yönüyle bir güven sözleşmesi gibi kabul edilirdi.
Bugün ise bu soruların yanına çok daha ağır ve çok daha sert bir soru eklenmiş durumda: “Eğer bir gün ayrılmak istersem, beni yaşatır mı?” Bu soru artık yalnızca bir korku değil, yaşanan gerçek olayların, haberlerin ve kayıpların zorunlu kıldığı bir sorgudur ve ne yazık ki bu sorgu, yalnızca zihinsel bir ihtimal olmaktan çıkıp günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir.
30 Mart 2026 akşamı Diyarbakır’ın Kocaköy ilçesi Şeyh Şerafettin Mahallesi’nde yaşanan olay, bu yeni gerçeğin en çarpıcı ve en sarsıcı örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti; Muhsin Dülge, tartışma sırasında eline geçirdiği av tüfeğiyle eşi Özge Dülge’ye ateş etmiş, Özge Dülge olay yerinde hayatını kaybederken, yanında bulunan akrabası A.T. de ağır yaralanmış, fail olay yerinde gözaltına alınmış ve sonrasında tutuklanmıştır. Bu olayın detayları, sıradan bir tartışmanın nasıl bir anda geri dönüşü olmayan bir şiddete evrilebildiğini ve hayatların nasıl saniyeler içinde sona erebildiğini açıkça göstermektedir.
Bu yaşananlar yalnızca bireysel bir trajedi olarak değerlendirilemez, çünkü bir kadının kendi evinde, kendi eşi tarafından öldürülmesi, bir akrabasının ağır yaralanması, aslında bir tartışmanın nasıl ölümcül bir silaha dönüştüğünün ve ev dediğimiz güvenli alanın nasıl bir tehdit ortamına çevrilebildiğinin somut bir göstergesidir; bu noktada şiddet, yalnızca fiziksel bir eylem olmaktan çıkar ve insanın yaşam hakkına yönelen en sert müdahaleye dönüşür.
Kadın cinayetleri bu açıdan münferit vakalar değildir, aksine boşanma ve ayrılma süreçleriyle kesişen, tekrar eden bir örüntüye dönüşmüş toplumsal bir sorundur ve bu örüntü, meselenin bireysel öfkenin ya da anlık bir kontrol kaybının çok ötesinde, daha derin, daha köklü ve daha yapısal bir zihniyet meselesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır; bu nedenle her yeni olay, sadece bir istatistik değil, toplumun yüzleşmesi gereken yeni bir kırılma noktasıdır.
Bugün artık bir ilişkiye girerken yalnızca “mutlu olabilir miyiz?” sorusu yeterli olmamakta; bunun yanında çoğu zaman açıkça dile getirilmeyen ama zihnin derinlerinde yer eden başka bir soru daha kendine yer bulmaktadır: “Bu kişi, benim ayrılma hakkıma saygı duyacak mı, yoksa ayrılmak istediğimde beni öldürebilir mi?” Bu soru, evlilik ve ilişki kavramlarının geldiği noktayı gösterirken, aynı zamanda güven duygusunun nasıl sarsıldığını ve yerini tedirginliğe bıraktığını da gözler önüne sermektedir.
Evlilik, özünde bir güven sözleşmesi olmalıdır; iki insanın birbirine hayat alanı açtığı, birbirinin özgürlüğünü koruduğu ve birlikte var olabildiği bir yapı olarak düşünülmelidir. Ancak geldiğimiz noktada bazı durumlarda bu yapı, bir risk hesabına dönüşmekte ve insanlar artık yalnızca duygularıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma ihtimalleriyle de düşünmek zorunda kalmaktadır; bu ise evlilik kurumunun en temel anlamını sorgulatmaktadır.
Bu durumun kaynağı yalnızca bireyler değildir; çünkü bu sorun eğitimden kültüre, toplumsal cinsiyet rollerinden hukuk sistemine kadar uzanan çok katmanlı bir yapının sonucudur. Bu yapı içinde kontrolü kaybetmeyi bir tehdit olarak algılayan, ayrılığı bir kayıp olarak gören zihniyetler bazı durumlarda şiddeti bir tepki biçimi haline getirebilmektedir; böyle bir algı değişmediği sürece, bireysel olaylar da ne yazık ki tekrar etmeye devam edecektir.
Gerçek şu ki hiçbir kadın yalnızca ayrılmak istediği için hayatını kaybetmemeli, hiçbir insan bir ilişkiyi sonlandırma iradesi nedeniyle ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalmamalıdır. Ayrılık bir ceza değil, bir haktır ve bu hakkın varlığı, sağlıklı bir toplumun en temel göstergelerinden biridir. Evlilik ise bu hakkı ortadan kaldıran değil, aksine bu hakkı tanıyan ve güvence altına alan bir yapı olmalıdır.
Bu nedenle bugün evlilik kriterlerini yeniden düşünmek zorundayız. Bir ilişkiye başlarken yalnızca sevgi ve uyum değil, aynı zamanda saygı, özgürlük ve yaşam güvenliği de temel kriterler haline gelmeli; bir kadın, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak istediğinde hayatta kalacağından emin olabilmelidir. Aksi halde evlilik, bir yaşam ortaklığı olmaktan çıkıp bir risk alanına dönüşür.
Toplum olarak yüzleşmemiz gereken en sert gerçeklerden biri şudur ki, bir ilişki ayrılmak isteyen bir insanı hayatta bırakma kapasitesine sahip değilse, o ilişki sağlıklı bir birliktelik değildir ve bu gerçek yalnızca kadınları değil, tüm toplumun vicdanını doğrudan ilgilendirmektedir; çünkü bu mesele bireysel değil, toplumsal bir aynadır ve o aynaya bakmak artık ertelenemez bir zorunluluktur.
Çünkü aksi durumda, bir zamanlar sahnelerde kara mizah unsuru olarak ele alınan bir ifade bile gerçek hayatta çok daha ağır bir anlam kazanır. Tiyatroda Ölün Bizi Ayırana Dek adlı oyun, boşanmak üzere olan bir çiftin hikâyesini mizahi bir dille sahneye taşırken, oyuncuları arasında Ebru Cündübeyoğlu’nun da bulunduğu bu eser, ilişkilerdeki gerilimi kurgu üzerinden anlatmaktadır. Ancak gerçek hayatta aynı ifade artık yalnızca bir sahne repliği değil, bazı kadınlar için bir kabusun adı haline gelmektedir.
Hiçbir kadın sadece ayrılmak istediği için ölmemelidir. Bir ilişki, ayrılma iradesine saygı duymuyorsa; o ilişki sevgi değil, tehdittir. Ayrılmak isteyen bir insanı hayatta bırakamıyorsa, sağlıklı bir birliktelik değildir.
Kadınlarını yaşatamayan bir ülkenin anayasasından önce vicdanı sorgulanır. Çünkü bir toplum, en çok kadınlarını koruyabildiği kadar adildir ve kadınların yaşamadığı yerde ne hukuk tamamdır ne de vicdan…
Gülhan GENÇ / Düş(g)ünce