Bazen ben de sizler gibi güncel olmayan uzun makalelerden sıkılabiliyorum.
Bugün bir değişiklik yapıp bir gurbetçimizin başından geçen ve ders alınması gereken bir olayı öyküleştirerek anlatmak istiyorum. Gelin hep birlikte okuyalım.
Recep Bey, İstanbul Bahçelievler’de bir Japon otomobil firmasında servis müdürü olarak görev yapıyordu. Son model araçların yıllık bakımları, kazaya karışan araçların servise yönlendirilmesi gibi çok önemli işler hep onun onayından geçiyordu. Tamiri veya bakımı biten araçların fatura bedellerinin ödenmesinden sonra aracın müşteriye çıkış kapısında teslimine kadar geniş bir sorumluluğu vardı. İşini severek ve büyük bir sorumluluk duygusuyla yaptığı için herkes tarafından seviliyor saygı duyuluyordu. Gelen müşterilerini dinlenme salonuna yönlendirip çayını ve kahvesini ısmarlardı. Güler yüzlü ve nüktedandı. Eşi ve oğlu ile her yıl tatilini Çanakkale’deki borç harç aldığı yazlığında geçirir baba vatanı Tokat’a hemen hemen hiç gitmezdi.
O yıl yine ağustos ayı geldiğinde ailesi ile yine yazlığına gitti. Gitmeden önce tanıdığı bir temizlik şirketine evinin temizliğini yaptırmıştı. İnince temizlik sorunun olmadığı için bavulların indirilmesinden sonra istirahate çekildiler. Onlar için tatil ertesi gün başlayacaktı.
Recep Bey, her sabah erkenden kısa yürüyüşünü yapıp evde eşi ve çocuğuyla kahvaltısını yapar, günlük gazeteleri okur, kahvelerini yudumlarken oğlu Eren odasında bilgisayarıyla baş başa kalırdı. Annesi ne kadar kızsa da oyun oynarken o “Yıl boyunca hep ders ders ders… Yeter anne, biz tatile geldik. Bir rahat bırak beni!” Der bazen de babasından destek alırdı.
O gün de her zamanki yaptığı gibi sahildeki çay bahçesinde dostlarıyla hasret gidermek, birkaç lafın belini kırmak, bir iki el tavla atmak için evden çıkarken eşini de televizyonda hiç kaçırmadığı dizisi ile baş başa bıraktı. Sahildeki çay bahçesine kadar iki tarafı akasya ve ıhlamur ağaçlarıyla uzanan yolda birkaç tanıdığı ile selamlaştı.
Çay bahçesine yaklaşırken daha önceden tanıdığı ara sıra çay bahçesinde sohbet ettiği Almancı Selim Efendi ile karşılaştı.
Selim Efendi; orta boylu, hafif göbekli, altmış yaşlarında biraz sağ tarafına eğik yürüyen biriydi. Onu sahilde herkes tanırdı. Uzaktan bakıldığında başından hiç çıkarmadığı fötr şapkası ile çay bahçesine gelip gelmediği belli olurdu. Recep Beylere yakın bir sitede oturuyordu. Tatile hep yalnız gelirdi. Sorulduğunda “Kardeşim, benim hanım Alman. İki çocuk var. Onlar tatillerini çoğu zaman Antalya veya Kıbrıs’ta geçirirler. Onlar o yana, ben bu yana yani Türkiye’ye. Ben sizler gibi dostlarımı bırakıp nasıl giderim oralara” der kahkahayı patlatırdı. Hoş sohbetti. Ama akrabalarının ve tanıdıklarının kendisini dolandırdıklarını ya da kazıkladıklarını anlatır dururdu hep. Çay bahçesinde daha çok tavla oynar yense de yenilse de masrafları hep kendi öderdi. Son yıllarda da “Türkiye batmış kardeşim, ne olmuş hayat böyle?” demeye, düzenden yakınmaya başlamıştı.
Aslen Konyalıydı Selim Efendi. Uzun yıllar önce Almanya’ya işçi olarak gitmiş, orada bir Alman kadınla evlenmiş iki çocuk sahibi olmuştu. Emekliydi. Kendisi memleket hasretine dayanamayıp Konya’dan bir daire ve Çanakkale’de bir yazlık almıştı. Her yaz geldiğinde bir aya yakın Konya’da, kalan iki ayı da Çanakkale’deki yazlığında geçiriyordu. Şimdilik eli ayağı tuttuğu için tatilini tek başına yapar bundan mutlu olurdu. Ülkesini ve milletini seven Atatürk milliyetçisi bir vatanseverdi.
Recep Bey, o gün sabah bir yıldır görmediği Selim Efendi’yle çay bahçesinin girişinde karşılaştı. Selim Efendinin kuş tüylü fötr şapkası yoktu başında. Onun yerine ketenden beyaz bir şapka vardı. Recep Bey “Merhaba Selim Efendi. Fötr şapkanı kiraya mı verdin, yoksa berberde mi bıraktın?” diye sordu gülerek.
“Durulmaz bu memlekette kardeşim, durulmaz. Ulan adam bunu bana yapar mı yahu? Ulan şerefsiz ben senin emminin oğluyum.” Diye söylenirken eliyle Recep Bey’e selam verdi. Selim Efendi önde Recep Bey arkada birlikte çay bahçesine girdiler. Her zamanki gibi yine tavla masalarının bulunduğu asırlık çınar ağacının altına oturdular. Garsonun getirdiği çayları yudumlarken sohbete devam ettiler.
“Anladığım kadarıyla seni yine çarpmışlar Selim Efendi.” Dedi Recep Bey.
“Sorma! Bu seferki daha kötü oldu Recep Bey. Hem de çok kötü.”
“Anlat bakalım, hadi anlat. Yine ne oldu? Bugün seni sonuna kadar dinlemeye karar verdim. Hem bu kez kahveler benden. Tavla mavla yok anasını satayım. Söyle bakalım kim kazıkladı seni? Kayınbiraderin mi, yeğenin mi?”
“Ben 1970 yılında gittim Almanya’ya Recep Efendi. Orada Alman gâvurunun işinde eşek gibi çalışır yılda bir ay izine gelirdik. Uçakla geldiğimde uçak Yeşilköy Havaalanı’na teker koyduğu anda uçakta bir alkış tufanı kopardı. Gurbetçi işçiler memleketlerine geldiklerinin sevincini bu şekilde yaşardı. Merdivenlerden inince de ‘Toprağına kurban olduğum memleketim’ der toprağı öperdik. Sadece ben değil gelen her işçi aynı benim yaptığım gibi yapardı. Araba ile gelirken Bulgaristan’daki soyulmamız ne kadar çoksa özlem o kadar artardı. Kapıkule’den Türkiye’ye girdiğimizde arabayı hemen sağdaki otoparka çeker çoluk çocuk ‘Taşına toprağına kurban olduğum memleketim!’ Der toprağı öperdik.”
“Tamam, onu anladık. Şimdi ne oldu Selim Efendi?”
“Ne olacak Recep Bey oğlum. Geçen gün Konya’dan Çanakkale’ye gelmek için ‘Uzun yola çıkıyorum, arabayı bir ustaya göstereyim’ dedim. Benim emmi oğlu sanayide kahvehane çalıştırıyor. Ona durumu anlattım. Kendisinin tanıdığı iyi bir usta varmış, ‘Ona baktıralım’ dedi. Ben de kabul ettim. Çektik arabayı ustanın dükkânına. Usta, dükkânın önüne iki sandalye çıkardı. Çırağına ‘Git oğlum kahvehaneden çay söyle misafirlerimize’ dedi. Bize de ‘Siz çayları içerken ben de arabaya bakayım.’ Dedi. Arabayı çalıştırdı. Motor kaputunu açtı. Sağını soluna baktı. “Bunun şanzıman yağı değişecek.” dedi.
“Ustam ben bunun bakımını gelirken yaptırdım. Sen şöyle usulen havasına, suyuna bak yeter.”
“Tamam amca ben dediklerini yapayım, sen bilirsin.”
Selim Efendi iş bitince ustanın emeğinin karşılığının fazlasını verip kapıya yöneldi.
Usta, Selim Efendi’ye “Ben yine de söyleyeyim, bu şekilde yola çıkarsan elli kilometre gidemezsin.” dedi.
Emmisinin oğluyla vedalaşıp ertesi gün yola çıktı Selim Efendi. Hakikaten çok gitmeden arabanın kadranında bir kırmızı lamba yanıp sönmeye başladı. Telaşlandı. Arabayı sağa çekti. Yaktı dörtlüleri.
Hemen telefona sarılıp amcasının oğlunu aradı. “Vay anasına yahu! Senin usta haklıymış, kaldık yolda. Bana bir çekici gönder.” Dedi.
Çekici, arabayı tekrar sanayide ustanın dükkânının önüne indirdi. Emmisinin oğlu “Bu usta buranın en iyi motor ustasıdır. Adam sana söyledi. Sen kabul etmedin. Bak şimdi dünya kadar masrafa gireceksin.” Dedi.
Selim Efendi’nin altındaki araba daha iki senelik olup Almanya’nın dünyada gurur duyduğu kendi ürettiği bir arabaydı. Onu yetkili servise götürmesi gerektiğini biliyordu. Ancak amcasının oğlu ‘Burası Türkiye, yetkili servis, orasıydı burasıydı derken senden dünya kadar para ister. Bizim ustaya yaptıralım daha uygun olur fiyatı. Hem fiyatta sözüm geçer.’ Dedi.
Adamcağız ister istemez kabul etti. Ne bilecek emmisinin oğlunun onu ustaya kazıklatacağını. Arabayı ustanın işyerine çektiler.
Usta “Oo, amca ne yaptın bu arabaya sen? Ben sana gidemezsin dedim. Arabanın şanzıman dağılmış, motoru inecek. Çok masrafı var çok.” dedi.
Selim Efendi “Ne kadar?” diye sordu ustaya.
Usta “Valla yağıydı, dişlisiydi, işçiliğiydi derken üç bin avro olur senin için. Bu yabancı marka lüks sınıfında bir araba. İstersen git yetkili servise sor. Orası ucuzsa ona yaptır.” dedi.
Çaresiz kalan Selim Efendi, ustanın dediğini kabul etti.
Usta “Amca sen iki gün sonra gel. O zamana kadar bitirmeye çalışacağım.” Diyerek yolcu etti Selim Efendi’yi.
Selim Efendi “Evi ocağı toplamıştım. Şimdi iki günlüğüne yeniden eve gidemem. Her şeyi toplamıştım. En iyisi bir otele gitmek” dedi içinden ve bir taksi çağırarak en güzel bir otele kapağı attı. Bu iki gün içinde Konya’da gezmediği yerleri gezdi yedi, içti, eğlendi.
Selim efendi iki gün sonra sanayideki tamirhaneye gitti. Emmisinin oğlu pazarlık yapıp fiyatı zar zor iki bin beş yüz avroya indirdi. Selim Efendi de ustanın parasını ödeyip vedalaşarak tekrar yola çıktı. İçi rahattı. Ancak daha şehirden çıkmamıştı ki fatura almadığı aklına gelince geri döndü. Dükkâna girdiğinde ustayı emmisinin oğluna para verirken gördü. Beyninden vurulmuşa döndü. Emmisinin oğlu Selim Efendi’nin verdiği paradan komisyonunu alıyordu.
Emmisinin oğlu, Selim Efendi’yi görünce ‘Hayrola ne unuttun emmi oğlu?’ diye sordu.
Çok sinirlenen Selim Efendi hiç düşünmeden “Sana şerefsiz demeyi unuttum emmi oğlu.” Dedi.
“Bak yanlış anlama. Ustanın bana borcu vardı. Onu verdi.” Dedi emmisinin oğlu. Ama Selim Bey inanmadı. Bir dümen olduğunu yeni anlamıştı. Arabaya yapılan işlemden de şüphelendi. Sinirle arabayı iki blok ötedeki Wolksvagen servisine çekti. Olayı kısaca anlattı. Yetkili servis ustaları arabayı servise aldılar. Selim Efendi’yi sakinleştirip ona çay söylediler.
Birkaç saat sonra servis yetkilisi geldi.
“Arabanızda bir şey yok sadece yağının değiştirmişler. Ona da az ve en ucuz yağı koymuşlar. Yağı az olduğu için yağ lambası yanmış.’ Deyince rahatladı.
“Demek şanzıman inmemiş öyle mi? Öyleyse yeniden değiştirin yağını. İçim rahat etsin.” diyerek arabaya tekrar küçük bir bakım daha yaptırdı. Ertesi gün de yola çıktı.
Selim Efendi “İşte böyle Recep Bey oğlum” diyerek başından geçenleri ayrıntısıyla anlattı.
“En yakınlarımdan kazık yiyorum. Bu ülke bu kadar mı çürür yahu? Adalet tatile çıkmış, ahlak dersen işportaya düşmüş. Şimdi Almanya’ya varınca artık oranın toprağını öpeceğim. Ne var ne yoksa satıp savıp gideceğim buradan. Hatta burayı da satacağım. Hanım haklıymış Türkiye hakkında söylediklerinde. Varınca ondan özür dileyeceğim. Bir daha bu memlekete gelirsem şerefsizim ulan!” Dedi Selim Efendi.
Recep Bey bu kez gülemedi Selim Efendi’nin anlattıklarına. Çünkü Selim Efendi gibi çok gurbetçi var gidip de geri dönmek istemeyen ve Almanya’nın toprağını öpmek isteyen.
Almanya’da kazandıklarıyla memleketinde harcayan ve memleket hasretiyle yanan Konyalı Selim Efendi’ye Almanya’nın toprağını öptüren neydi?
Biliyorum ki herkesin bu soruya bir yanıtı vardır.
Ben de diyorum ki insanlığımızdan da ne çok şeyler yitirmişiz meğer. Bir avuç insan bolluk ve şatafat içinde yaşarken halkın büyük çoğunluğu asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilmiş. Emekli perişan. Köylü üretmeyi bırakmış köyünü de terk etmiş. Adaletin olmadığı yerde ahlaksızlık kol gezmeye başlamış. Birbirini aldatan aldatana; kazıklayan kazıklayana… Çürümüşlük tabandan değil tepeden başlamış. Devlet kadrolarına hiçbir özelliği olmayan yancılar atanmış, liyakatli olanlar işsiz. Ülkede bir beyin göçü var. Konsolosluk binalarının önünde uzun kuyruklar… Bir de “Giderlerse gitsinler!” diyerek ilim, bilim adamlarının aklıyla alay ediyorlar.
Ülke, Afgan ve Ortadoğulu sığınmacıların, suç örgütlerinin cenneti olmuş. Hırsızlık, kara para aklama, fuhuş ve kadın cinayetleri, çocuk istismarları durdurulamıyor. Bunları eleştirdiğinde ya vatan haini oluyorsun ya da terörist. Marmara (Silivri) Cezaevi, yazarı-çizer, gazeteci ve ‘Kaşının üstünde kara var’ diyenlerle ağzına kadar dolu. Ekonomi çökmüş, eğitim ve sağlık hizmetleri dibe vurmuş.
Ey ülkeyi yaşanmaz hâle getirenler! Gitmeye gideceksiniz de memleketimize milyonlarca döviz getiren, memleketine yatırım yapan gurbetçilerimize bari Alman toprağını öptürmeyin.
Salih Cengiz/Eğitimci Yazar