Canımıza Kıyan Günahkâr Beton Baronları
‘Depremler, canımızı acıtmaz, alır!’
Gerçek bu mudur?
Hayır, hayır!
Doğa, kaderimiz midir?
Hadi, öyle olsun!
Birilerinin dediği gibi imtihan mıdır?
Hayır, hayır!
Yönetsel bir beceriksizlik, ahlaki bir çöküştür!
Peki, depremi haşa Allah ile konuşup durduran ‘dinsizler’ bu coğrafyada gerçek midir?
Bittabi ki!
Öyleyse çık işin içinden ey TÜRK!
Doğu, Güneydoğu, Akdeniz ve dolayısıyla bütün bir Anadolu’yu ‘yokoluşa’ götüren ‘Maraş Depremi’ diye bilinen gerçeğimiz gözümüzün önünde.
Yine kırıldık!
Yine öldük!
Yine can kaybımız var!
Yine mal kaybımız var!
Yine elemliyiz, kederliyiz!
Yine acılıyız!
Yine yokluğa düştük!
Bebelerimiz, çocuklarımız, atalarımız, kardeşlerimiz, analarımız, bacılarımız, eşlerimiz…
Hepimiz sabah vakti kırıldık, tıpkı fay hatlarındakiler gibi.
Buna yürekler dayanmıyor. Ama gerçek bu! Başımız sağ da, malesef ölenler yok aramızda. Onların kederli yakınlarını anlasak da, yangın bir kere o ocakları sardı, çaresizlik içinde debeleniyoruz, yardım çığlıklarını duya duya!Rahmet olsun bu günahsız şehitlere!
Bunu özellikle söylüyorum. Deprem topraklarımızı yarıp, uygarlığın mallarını gömerken, insanlarımızı da toprağın bağrına çekti.
Yüreklerimiz de yarıldı orta yerinden.
Tıpkı, Hatay-Reyhanlı yolu gibi.
Kim, kimler yüzünden?
Bu-binaları-ölüm- makinesi-gibi- yapan-günahkâr- müteahhidler- yüzünden-oldu- olanlar!
Onları-denetlemeyen- görevliler-yüzünden-oldu- olanlar!
Çapsız ve çalan bina yapıcılar, ocaklarımıza ‘incir ağacı diktiler’ farkında mısınız?
Yeni mi oldu bunlar?
Asla ve kat’a!
Eskiden beri oluyor!
Efsunlandık mı, yoksa kanıksadık mı?
Görünmez hale gelen bir şeyler de yok hani. Basbayağı soyulurken ölüyoruz bre insanlar! Şimşir kaşıkla ‘şinanay’ çala çala ‘bina yapıcılar’ sadece mallarımızı değil, canlarımızı da götürüyorlar.
Eyvah, eyvah benim insanlarım, insancıklarım. ‘Dertler benim, mutluluk senin olsun’ pozundan da aşağı kalmıyor ezilenler.
Akıllandık mı?
Mümkün değil!
Nedeni var mı?
Kadercilik ile dinin emretmediği şekilde şeyhler, mollaların sapkın bizi korur dua-dileklerine kanarak, sustuk.
Önleme gerek yok, tepki ise mütegallibe’lerce: Kabul edilemeyen isyan ve hainlikle suçlanmak oldu.
Oysa çözüm, bilimdi, bilimin ortaya koyduğu ilkelerdi. Ve doğrulanmıştı Pasifik ülkelerinde bina yapma teknikleriyle. Japonya’da dokuz şiddetinde bir deprem, sıfır can kaybıyla olurken, bizler: ‘Dokuz doğuruyorduk’ efendiler. Yani bilimden uzaktık, geriydik ve de ölüyorduk. Onun emreylediği matematik doğrultusunda bina yapmaktı, esas olan.
Demiri yeterli, çimentoyu tam tamına, fay hatlarından sakınarak, çok katlılıktan imtina ederek.vs.(Yatay, yatay…)
Bu kadar basitti, ölüme karşı gelmek.
Ama biz ölmek için zaten doğmuştuk ya, bu da kaderdi hani(!)
Kuleleriyle kentler, idam sehpalarını andırıyorlar zaten. Onların siluetleri bile korkutuyor bizi. Ama devam ediyor, hırs ile kazanç arzusu. İnsan canından beslense de bu azgın istekler, biteviye sürecek bu serencam.
Yahu, çıkmalıyız bu kör kuyudan. Artık ölmemeli, mal kaybederek yoksullaşmamalıyız.
Bilime dönmeli yüzümüz, bu yobaz ve kötürüm ahlaksızlığa son vermeliyiz. Yeşermiş gördüğümüz fidanlar misali solarken insanlarımız, sessizce beklemek yerine o fidanları sulamalıyız, bilim ile yaşatarak. O, bilimsel doğrultuya yaslanmak ve öldürmeyen şehirler kurmak üzere bir yön belirlemeliyiz artık. Yeter bre düzenin cahilleri ‘günahkar beton baronları’ zillettekiler! Artık milleti öldüren binaları yapamayacaksınız, zira biz, bizi öldürenleri bu yıkıntılara gömeceğiz, son olarak…