GÜLHAN GENÇ
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kadın
  4. Ataerkil Toplumda Kadın Yazar Olmak

Ataerkil Toplumda Kadın Yazar Olmak

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ataerkil toplumda kadın yazar olmak, yalnızca kalem tutmak değildir; sus denilen yerde konuşmak, geri çekil denilen yerde ileri çıkmak, “fazla” bulunan duygularla yazmayı sürdürmektir. Kadın için yazmak çoğu zaman bir meslek değil, bir direnç biçimidir. Çünkü ataerkil düzen, kadının sözünü değil sessizliğini makbul sayar. Yazı ise sessizliği bozar.

Kadın yazar, önce kadın olduğu için sınanır. Metni değil hayatı konuşulur; sesi değil tonu eleştirilir. “Neden bu kadar karanlık?”, “Bu öfke kime?”, “Bu kadar duygusal olmak şart mı?” soruları, erkek yazarlara nadiren yöneltilir. Oysa kadın yazının duygusu fazlalıktan değil, bastırılmışlıktan doğar.

Agatha Christie, “kadın yazar” etiketinin küçültücü bir anlam taşıdığı bir dönemde, polisiye gibi “erkek işi” sayılan bir alanda edebiyat tarihinin en çok okunan isimlerinden biri oldu. Onun mücadelesi sessizdi ama kalıcıydı. Erkeklerin kurduğu suç evreninde, çözümü kadın zekâsıyla kurdu. Christie, varlığını tartışmaya açmadan, üretkenliğiyle ataerkil edebiyat kanonuna girdi.

Didem Madak ise sessiz kalmayı hiç denemedi. Ataerkil dünyanın kadına biçtiği rolleri şiirin tam ortasına koydu; ev içini, anneliği, yoksulluğu, kadın bedenini “küçük” konular olmaktan çıkardı. Şiirinde kırılganlık bir zayıflık değil, direniş biçimiydi. Onun dizelerinde kadın, utanması gereken biri değil; dünyayla kavga eden bir özneydi.
“Dünyaya bir kadının kalbinden bakıyorum, burası biraz kanlı bir yer” derken, kadın olmanın romantize edilmesini değil, gerçeğini yazıyordu. Ataerkil şiir geleneğinin ciddiyetine karşı, yaralı ama cesur bir sesle durdu.

Sylvia Plath ise kadın yazarlığın görünmez duvarlarını en çıplak hâliyle ifşa eden isimlerden biridir. Günlüklerinde ve şiirlerinde, yetenekten çok yeteneğin bastırılışını anlatır. Kadının hem üretken, hem uyumlu, hem mutlu olması beklentisi onun metinlerinde boğucu bir basınca dönüşür. “Bir kadının beyni varsa, neden yalnızca mutfağa ait olsun?” sorusu, Plath’in yazarlığının özeti gibidir. Ariel’deki öfke, Sırça Fanus’taki sıkışmışlık; ataerkil düzenin kadın ruhu üzerindeki ağırlığının edebi kaydıdır. Plath için yazmak bir süs değil, hayatta kalma çabasıdır.

Nilgün Marmara da benzer bir yalnızlığı bu topraklarda yaşadı. Erkek merkezli edebiyat çevrelerinde, kadın olmanın getirdiği görünmezliği ve sıkışmışlığı derinden hissetti. Şiiri, dünyaya tutunma girişimiydi; ama dünya çoğu zaman ona kapalıydı. Marmara’nın içe çöken isyanı, bireysel bir kırılganlıktan çok, sistematik bir yok sayılmanın sonucudur.

Ataerkil toplumda kadın yazar olmak, çoğu zaman yazdıklarınla değil; yazmaya devam etmenle devrimci olmaktır. Erkek yazar “insanı” anlatırken evrensel sayılır, kadın yazar “kadını” anlattığında dar bir alana sıkıştırılır. Oysa insanlık deneyiminin yarısı, kadınların yaşadıklarıdır.

Bugün bile kadın yazarlar edebiyatın “özel alanına” itilir; aşk, aile, iç dünya, acı… Oysa bu alanlar küçültülecek değil, tam tersine evrenselleştirilecek alanlardır. Çünkü edebiyat tam da bu deneyimlerden büyür.

Ataerkil toplumda kadın yazar olmak; yalnız kalmayı, yanlış anlaşılmayı, geç fark edilmeyi göze almaktır. Ama aynı zamanda başka kadınlara “yalnız değilsin” demenin en güçlü yollarından biridir. Kadın kalemi yalnızca bir araç değil; hafıza, tanıklık ve direniştir.

Ve belki de bu yüzden, kadınların yazdıkları metinler yalnızca edebi değil, kaçınılmaz olarak politiktir.

8 Mart, çiçeklerle örtülecek bir gün değil; yanarak can veren kadınların tarihidir. 1857’de New York’ta daha insanca çalışma koşulları isteyen kadın işçiler, kilitli fabrika kapılarının ardında çıkan yangında hayattan koparıldı. O kapılar yalnızca bir binayı değil, kadınların sesini de kapatıyordu. Bugün aradan geçen onca yıla rağmen, o kapılar bütünüyle açılmış değil.

O gün 8 Mart’ta yanarak can veren kadınlar, bugün yazmak ve anlaşılmak için hâlâ kapalı kapıların arkasından haykırıyor. Değişen yalnızca zaman; bastırılmaya çalışılan ses aynı. Ataerkil düzen, kadınlardan hâlâ suskunluk bekliyor. Yazdıklarında öfke varsa “aşırı”, acı varsa “abartılı”, itiraz varsa “uygunsuz” bulunuyor. Çünkü yazan kadın, düzeni rahatsız ediyor.

Sylvia Plath’in mutfağa sığmayan zihni, Didem Madak’ın kanayan ama alaycı sesi, Nilgün Marmara’nın duyulmayan çığlığı; hepsi aynı yerden sesleniyor: Bu dünya kadınlar sustuğunda değil, konuştuğunda değişecek. Kadınların yazısı bir lütuf değil, bir haktır. Bir süs değil, bir kayıttır.

8 Mart Dünya İşçi Kadınlar Günü’nde hatırlanması gereken tam da budur. Kadınlar yazıyor çünkü başka türlü nefessiz kalıyor. Yazıyor çünkü anlatılmayan her hikâye, bilinçli bir inkârın ürünü. Ve yazmaya devam ediyor; kilitli kapıların ardında bile olsa.

Bu bir anma değil, bu, yarım bırakılan cümleleri tamamlayan kadınların ısrarıdır. 8 Mart, yakılarak susturulmak istenen kadınların sesinin bugün hâlâ kelimelerden sızdığı gündür.

GÜLHAN GENÇ / DÜŞ(G)ÜNCE

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir