Türkiye’de kadın söz konusu olduğunda siyaset neredeyse ezbere konuşuyor.
Cümleler değişmiyor, sadece sözcükler yer değiştiriyor:
“Kadını koruyalım.”“Kadın için yapıyoruz.”
“Kadınların hassasiyetleri var.”
Peki gerçekten kadın mı korunuyor, yoksa erkek egemen siyaset kendini mi koruyor?
BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin “kadın hastaneleri” ve “kadın üniversiteleri” önerisi, tam da bu sorunun merkezine oturuyor. İlk bakışta “tercih özgürlüğü” gibi sunulan bu yaklaşım, aslında kadın meselesinde yıllardır değişmeyen bir refleksi yeniden üretiyor:
Sorunu çözmek yerine kadını yerinden etmek.
Kadınlar bu ülkede güvende mi? Hayır.
Ama güvensizliğin sebebi nedir?
Kadınların erkeklerle aynı hastanede bulunması mı. Aynı üniversitede okuması mı?
Yoksa şiddeti üreten, cezasızlığı normalleştiren, eşitsizliği siyaset diliyle meşrulaştıran erkek egemen sistem mi?
Kadına “istersen ayrı hastaneye git, ayrı üniversitede oku” denildiğinde verilen mesaj nettir:
“Toplumu dönüştüremiyoruz, o hâlde seni ayıralım.” Bu bir çözüm değil, bir itiraftır. Şiddeti önleyemiyoruz, hukuku işletmiyoruz. eğitimi eşitlemiyoruz, kamusal alanı güvenli hâle getirmiyoruz,
Bunun yerine, kadını kamusal hayattan çekmeyi tercih ediyoruz.
Bugün “isteyen kadın gitsin” denir.
Yarın “gitmesi daha uygun” denir.
Sonra “gitmesi gerekir” denir.
Ve bir bakarsınız, kadınlar bu toplumun eşit bireyleri değil,
ayrı alanlara yönlendirilen sessiz figürleri hâline gelmiştir.
Bu nedenle kadın örgütleri ve muhalefet bu söyleme itiraz ediyor. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Ayrı mekânlar özgürlük üretmez, ayrı mekânlar eşitsizliği derinleştirir,  ayrı hayatlar, ayrı haklara dönüşür.
Kadınlar hastanelerde değil, üniversitelerde değil;
zihniyetlerde güvende değil.
Sorun bina değil.
Sorun tabela değil.
Sorun, kadını hâlâ “korunması gereken” ama eşit görülmeyen bir varlık olarak tanımlayan siyasettir.
Eğer gerçekten kadınlar için bir şey yapılmak isteniyorsa:
Erkek şiddetiyle samimi biçimde mücadele edilir.
Cezasızlık kültürü son bulur.
Eğitimde ve kamusal alanda eşitlik sağlanır.
Kadını değil, şiddeti üreten dili sınırlayan politikalar üretilir. Ama bunlar zordur.
Çünkü erkek siyasetiyle yüzleşmeyi gerektirir. Kolay olan ise “koruma” kelimesinin arkasına saklanmaktır.
Mustafa Destici’nin önerisi de tam olarak bunu yapıyor:
Kadını korumuyor,
erkek egemen düzeni konfor alanında tutuyor.
Kadınlar ise artık çok net konuşuyor:
Biz ayrılmak istemiyoruz.
Biz korunmak adı altında yalnızlaştırılmak istemiyoruz.
Biz eşitlik istiyoruz.
Kadını ayırarak koruyamazsınız.
Toplumu dönüştürmeden kadını özgürleştiremezsiniz.
Ve artık bu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı:
Bu gerçekten kadını koruma çabası mı,
yoksa erkek siyasetinin kendini koruma refleksi mi?