Bugünün kadınına baktığımızda belki de geçmişte hiç olmadığı kadar fazla rolü aynı anda taşıdığını görüyoruz. Çalışıyor, üretiyor, kariyer yapıyor, ekonomik sorumluluk alıyor, çocuk büyütüyor, evini yönetiyor, ailesinin ihtiyaçlarını düşünüyor ve bütün bunların arasında kendi hayatını da ayakta tutmaya çalışıyor.
Elbette kadın güçlü olmalı. Eğitim almalı, çalışmalı, üretmeli, ekonomik özgürlüğüne sahip olmalı ve kendi ayaklarının üzerinde durabilmeli.
Benim tartıştığım şey kadının güçlü olması değil; bir kadının hayatın her alanında sürekli güçlü olmak zorunda bırakılması.
İnsanlık tarihinin uzun bir döneminde erkek daha çok avcı, kadın ise toplayıcı rollerle hayatın yükünü paylaşmıştı. Elbette bugün koşullar çok farklı. İlişkilerde hep “denge” diyoruz; ancak hayat her zaman bu dengeyi korumamıza izin vermiyor. Bazen şartlar, sorumluluklar ya da karşı tarafın eksik bıraktığı alanlar nedeniyle kadın kendi payından fazlasını taşımak zorunda kalıyor. Yani bazen kadın dengeden çıkmıyor; hayatın kendisi o dengeyi bozuyor.
Çünkü her kadın aynı koşullarda yaşamıyor.
Bazı kadınlar gerçekten şanslı. Çalışıyorlar, mesleklerini yapıyorlar, kariyerlerine devam ediyorlar; fakat hayatın bütün ağırlığını omuzlarında taşımıyorlar. Yanlarındaki erkek ekonomik sorumluluğu üstleniyor, evin ve ailenin geleceğini düşünüyor, sorun çıktığında sorumluluk alıyor, gerektiğinde çözüm üretiyor.
Kadın çalışıyor ama “Ben çalışmazsam bu ev ne olacak?” korkusuyla çalışmıyor. Para kazanıyor ama bütün hayatın ekonomik yükünü tek başına taşımıyor. Bir problem çıktığında arkasını döndüğünde orada sorumluluk alabilecek bir partner olduğunu biliyor.
Bu kadınların çalışma hayatındaki gücü bir mecburiyetten değil, çoğu zaman kendi tercihinden, hedeflerinden ve üretme arzusundan beslenebiliyor.
Ve evet, bana göre bu kadınlar şanslı.
Çünkü her kadın bu kadar şanslı değil.
Öyle kadınlar var ki evin ekonomik sorumluluğunu düşünüyor, çocukların geleceğini planlıyor, faturaları takip ediyor, çalışıyor, para kazanıyor, krizleri çözüyor ve bütün bunların yanında evin ve ilişkinin duygusal yükünü de taşımaya devam ediyor.
Yani yalnızca çalışan kadın değil; hayatın tamamını yönetmek zorunda kalan kadın oluyor.
Bazı kadınlar güçlü olmayı seçiyor.
Bazı kadınlarsa güçlü olmak zorunda kalıyor.
İşte bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Bugün ise kadından bambaşka bir şey bekliyoruz.
Çalışacak.
Kariyer yapacak.
Rekabet edecek.
Para kazanacak.
Karar verecek.
Sorun çözecek.
Güçlü duracak.
Kimseye ihtiyaç duymayacak.
Sonra aynı kadın eve geldiğinde bir anda bütün bu eril halini kapatıp ilişkisinde dişil haline dönüşüp dişiliğini rahatça yaşayabilmesi bekleniyor.
Peki insan yıllarca geliştirdiği bir yaşam biçimini kapının önünde bırakabilir mi?
Yıllarca karar vermek zorunda kalan bir kadına “Kontrolü bırak” demek kolay.
Her şeyi tek başına çözmek zorunda kalmış bir kadına “Biraz daha yumuşak ol” demek kolay.
Kimseye yaslanmadan ayakta kalmış bir kadına “Daha dişil davranmasını” pek de kolay değil.
Bir kadının kontrolü bırakabilmesi için bıraktığında hayatın dağılmayacağını görmesi gerekir. Sorumluluğu paylaşabilmesi için karşısındaki kişinin gerçekten sorumluluk aldığını deneyimlemesi gerekir. Her şeyi düşünmekten vazgeçebilmesi için kendisi düşünmediğinde de düşünecek birinin yanında olduğunu bilmesi gerekir.
Dolayısıyla yıllarca hayatını tek başına yönetmiş bir kadının bu kimliklerinden bir anda çıkmasını beklemek gerçekçi değildir.
Sonra dışarıdan o kadına bakıyoruz:
“Çok güçlüsün.”
“Çok kontrolcüsün.”
“Her şeyi sen yapmak istiyorsun.”
“Biraz daha dişil ol.”
Belki de önce başka bir soru sormalıyız:
Bu kadın neden bu kadar güçlü olmak zorunda kaldı?
Belki çocuklarını tek başına büyüttü.
Belki ekonomik olarak ayakta kalmak zorundaydı.
Belki yanında bir erkek vardı ama hayatın yükünü paylaşan bir partner yoktu.
Belki yıllarca “Ben yapmazsam kim yapacak?” diyerek yaşadı.
O zaman o kadının güçlü duruşunu yalnızca “erillik” olarak tanımlamak bana doğru gelmiyor.
Belki de o kadın erkekleşmedi. Hayat ona başka türlü yaşama fırsatı vermedi.
Dişil olmak benim için güçsüz olmak değildir.
Çalışmamak değildir.
Para kazanmamak değildir.
Bir erkeğe bağımlı olmak hiç değildir.
Bir kadın son derece güçlü, başarılı ve ekonomik olarak bağımsız olabilir; aynı zamanda ilişkisinde yumuşak, duygusal, şefkatli ve dişil tarafıyla da var olabilir.
Fakat sürekli mücadele halindeki bir insandan yumuşamasını beklemek kolaydır. Ona yumuşayabileceği koşulları oluşturmak ise bambaşka bir meseledir.
Kadının hayatındaki erkeğin rolü de tam burada önem kazanıyor.
Bir kadın, karşısındaki erkeğin sorumluluk alabildiğini gördüğünde her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını zamanla öğrenebilir. “Ben düşünmezsem kim düşünecek?” kaygısı azalabilir. Her problemi tek başına çözmek zorunda olmadığını hissedebilir.
Ve yıllardır üzerinde taşıdığı o güçlü kimlikten vazgeçmeden, onun altında kalan başka taraflarına da yeniden alan açabilir.
Çünkü mesele güçlü kadını güçsüzleştirmek değildir.
Mesele, güçlü kadının her dakika güçlü olmak zorunda kalmadığı bir hayat kurabilmektir.
Belki de modern kadının gerçek ikilemi “Güçlü mü olayım, dişil mi kalayım?” değildir.
Bir kadın ikisi de olabilir.
Asıl mesele, o kadının hayatında gücünü sürekli kullanmak zorunda olmadığı; sorumluluğun paylaşıldığı, güvenebildiği ve gerektiğinde kendisini bırakabildiği bir alanın olup olmadığıdır.
Çünkü kadın güçlü olmalı.
Ama bütün hayatı tek başına taşımak zorunda olmamalı.