Pınar Erdem
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. KÖŞE YAZISI
  4. Bu Hayatta Birbirini Bulmak Tesadüf Değilse, Kaybetmek Neden Bu Kadar Kolay?

Bu Hayatta Birbirini Bulmak Tesadüf Değilse, Kaybetmek Neden Bu Kadar Kolay?

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kimse hayatınıza tesadüfen girmez. Bazen bir insan çıkar karşınıza ve uzun yıllardır aradığınız her şeyi bulursunuz onda. Belki bir duyguyu, belki bir yakınlığı, belki de daha önce hiç kimseyle kuramadığınız o bağı… Bu yüzden bazı insanlar hayatımıza sadece girmez; yıllardır içimizde karşılığını aradığımız bir çok yere denk gelir.

Belki de tam bu yüzden bazı ayrılıklar diğerlerinden farklıdır. Çünkü kaybettiğiniz yalnızca bir ilişki değildir; yıllar sonra bir insanda bulduğunuz, size çok iyi gelen, belki de artık hiç bulamayacağınızı düşündüğünüz o duyguyu da kaybedersiniz. Üstelik insanı asıl şaşırtan bazen ayrılığın kendisi bile değildir. Bir zamanlar sizi herkesten iyi tanıyan, en küçük halinizden ne hissettiğinizi anlayan, varlığınızda huzur bulan birinin; yollar ayrıldığında size bu kadar yabancı davranabilmesidir. Dün birbirinin hayatında bu kadar büyük bir yer tutan iki insanın, bugün birbirine hiç dokunmamış gibi davranabilmesi… Belki de bazı ayrılıkları zorlaştıran ve canını acıtan tam olarak budur.

Bir zamanlar seni merak eden, sesinden ne hissettiğini anlayan, sana sarılan, sana ihtiyaç duyan insan; gün geliyor, sanki bütün bunları hiç yaşamamış gibi davranabiliyor. Verdiğin sevgiyi küçültüyor, yaptığın fedakarlıkları sıradanlaştırıyor. Sanki seni hiç sevmemiş, sana hiç ihtiyaç duymamış, elini hiç tutmamış, yanında hiç nefes almamış, senin yanında hiç huzur bulmamış gibi…

Birlikte yaşanan onca şeyi birkaç cümleyle küçültebiliyor. Sanki sen onun hayatında yalnızca tesadüfen bulunmuşsun gibi… Sanki bir zamanlar sana sarılan, sana güvenen, senden güç alan insan başkasıymış gibi.

Ve insan ister istemez kendine soruyor: “Biz gerçekten bütün bunları birlikte yaşamadık mı?”

Yaşadınız.

Defalarca aynı yerden incindiğini söylemiş olman, anlatmış olman, “Bunu bana yapma.” dediğin halde tekrar tekrar aynı yerden kırılmış olman unutulabiliyor.

Bazen kıskandırılırsın, bazen değersiz hissettirilirsin, bazen en hassas olduğun yerlerden sınanırsın. Sonra bir gün sen de dayanamazsın. Öfkelenirsin. Çünkü insansın. Belki normalde hiç söylemeyeceğin sözler söylersin. Belki kendine hiç yakıştırmadığın kadar sertleşirsin.

Ve garip olan şudur: O güne kadar sana yaşatılan onlarca şey unutulur; senin öfkeyle söylediğin birkaç cümle bütün ilişkinin özeti haline gelir. Kimse insanın neden o noktaya geldiğini konuşmaz. Sadece geldiği noktaya bakılır.

Oysa kırgın olmak, öfkelenmek ya da çok incinmiş olmak söylediğimiz her şeyi haklı çıkarmaz. İnsan kendi yanlışının sorumluluğunu alabilmeli. “Bunu söylememeliydim.” diyebilmeli. Gerekiyorsa özür dileyebilmeli. Ama aynı yüzleşmeyi karşı taraftan beklemek de haksızlık değildir.

Çünkü bir ilişkide yalnızca son kavga yoktur. O kavgaya gelene kadar yaşananlar da vardır. Söylenmeyenler… Defalarca anlatılıp anlaşılmayanlar… Affedilip yeniden yaşananlar… Ve bazen insan, son söylediği cümleden değil; o cümleyi söyleyecek hale nasıl geldiğinden yorulur.

Sonra ayrılık gelir.

Bir zamanlar gözyaşına kıyamayan insanın, artık ağladığını bilse bile bunu önemsemediğini görürsün. Bir zamanlar hayatında büyük bir yer kapladığın kişi, sanki oradan hiç geçmemişsin gibi davranabilir. İnsanın içini en çok acıtan yerlerden biri de burasıdır.

Çünkü bir ilişkinin bitmesini kabul etmek başka, yaşananların değersizleştirilmesini kabul etmek başka bir şeydir. Bir ilişkinin bitmesi, güzel yaşananları hükümsüz kılmaz. Sonradan söylenen ağır sözler, daha önce verilmiş sevgiyi yok etmez. Bugün birbirinize yabancılaşmış olmanız, dün birbirinizin en yakını olduğunuz gerçeğini değiştirmez.

Bazen insanlar geçmişi olduğu gibi kabul ettiklerinde kendi paylarıyla da yüzleşmek zorunda kalırlar:

Evet, beni çok sevdi.
Evet, yanımda oldu.

Evet, benim için çok fedakarlık yaptı.

Evet, benim için çok değişti

Evet, benim için çok şey yaptı.
Evet, ben de onu çok sevdim.

Evet, bende onun için çok şey yaptım.

Ve belki söylenmesi en zor olan ama çok önemlide bir şey var: Evet o  beni çok kırdı, Evet, ben de onu kırdım.

Belki de bu yüzden bazı insanlar geçmişi küçültmeyi seçer. Çünkü yaşananları değersizleştirmek, insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesinden daha kolay gelebilir. Ama yaşanan hiç bir şeyi yok sayamayız.

Oysa bir insan artık hayatında olmayabilir; ama bu, bir zamanlar hayatında çok kıymetli olmadığı anlamına gelmez.

Bazen iki insan birbirini gerçekten çok sever. Ama birbirlerini, sevdikleri kadar iyi koruyamazlar. Kırarlar, kırılırlar, öfkelenirler, gururlarına yenilirler. Ve sonunda sevgiden geriye kimin daha suçlu olduğunun hesabı kalır.

Oysa belki de ayrılığın sonunda sorulması gereken en önemli soru “Kim haklıydı?” değildir.

Bir zamanlar birbirimizi bu kadar severken, nasıl oldu da birbirimizi bu kadar incitebildik? Neden birbirimizi koruyamadık. bu kadar zor bulunan bir sevgiyi öfkeye, inada, gurura, kırgınlıklara ve birbirimizi anlamak yerine haklı çıkma çabasına neden heba ettik? Birbirimizi Bulmak Tesadüf Değilse, Neden Kaybettik?”

 

Çünkü bazı hikayeler biter. Ama yaşanmış olmaktan çıkmaz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir