GÜLHAN GENÇ
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. KÖŞE YAZISI
  4. Çöpe Attığımız Sadece Ekmek Değil… Bu bir Milli Servet sorunu…

Çöpe Attığımız Sadece Ekmek Değil… Bu bir Milli Servet sorunu…

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir ekmeği çöpe atarken çoğumuzun aklından aynı düşünce geçer: “Parasını ben verdim.” İlk bakışta bunda yanlış bir şey yoktur. Kazandığımız parayla satın aldığımız bir ürün üzerinde elbette tasarruf hakkımız vardır. Ancak meseleye yalnızca cebimizden çıkan para üzerinden baktığımızda, aslında çok daha büyük bir gerçeği gözden kaçırıyoruz. Çünkü satın aldığımız şeyin bedelini ödemiş olabiliriz ama onun ortaya çıkması için kullanılan bütün kaynakların sahibi yalnızca biz değiliz.

Bir ekmeğin soframıza gelmesi için toprağa tohum atılıyor, su kullanılıyor, çiftçi aylarca çalışıyor, traktör tarlaya giriyor, mazot ve gübre harcanıyor. Hasat edilen buğday değirmene taşınıyor, una dönüşüyor, ardından fırına ulaşıyor. Fırında elektrik, doğalgaz, su ve insan emeği devreye giriyor. Sonra ekmek yeniden taşınıyor ve nihayet soframıza geliyor. Biz ise bazen birkaç dilimini yedikten sonra kalanını, yalnızca biraz bayatladığı veya canımız istemediği için çöpe atıyoruz. Oysa çöpe giden sadece ekmek değil; onun üretiminde kullanılan su, enerji, yakıt, hammadde, zaman ve emek de boşa çıkıyor.

Üstelik bunu yalnızca bir kişi yapmıyor. Bir kişinin çöpe attığı ekmek belki küçük bir kayıp gibi görünebilir. Fakat aynı davranış yüz binlerce, milyonlarca insan tarafından tekrarlandığında ortaya ciddi bir ekonomik kayıp çıkıyor. İşte bu noktada israf, kişinin kendi bütçesiyle ilgili olmaktan çıkıp toplumun ortak varlığıyla ilgili bir meseleye dönüşüyor.

Çünkü milli servet yalnızca devletin kasasında bulunan para, döviz rezervleri veya büyük fabrikalardan ibaret değil. Tarladaki buğday, yer altındaki maden, ormandaki ağaç, ülkenin suyu, fabrikadaki makine, yetişmiş insan gücü ve üretilmiş her türlü değer bu servetin bir parçası.

Bu nedenle “Parasını ben verdim, istersem atarım” düşüncesinin ekonomik açıdan eksik olduğunu düşünüyorum. Elbette parasını biz ödedik; fakat o ürünün ortaya çıkması için kullanılan kaynakların tamamı bizim özel mülkümüz değil. Bir ekmeği satın alırken aslında yalnızca bir yiyecek almıyoruz; toplumun üretim zincirinden bize ulaşan bir değeri satın alıyoruz. Onu tüketmek yerine çöpe attığımızda ise kendi paramızı harcamış olmakla kalmıyor, o değerin üretilebilmesi için kullanılmış kaynakların da karşılığını boşa çıkarıyoruz.

Üstelik mesele sadece ekmekle sınırlı değil. Evlerimizin dolaplarına, depolarına, mutfaklarına baktığımızda aynı alışkanlığın farklı biçimlerini görebiliriz. Hâlâ giyilebilecek kıyafetleri yalnızca modası geçti diye kenara kaldırıyor, birkaç yıl önce aldığımız mobilyaları sırf renginden sıkıldığımız için değiştiriyor, çalışmaya devam eden telefonumuzu yeni modeli çıktığında gözden çıkarıyor, tamir edilebilecek bir eşyayı tamir ettirmek yerine yenisini alıyoruz. Bir eşyanın bizim gözümüzde eski veya sıkıcı hale gelmesi, onun ekonomik değerini ortadan kaldırmıyor. Bizim ondan vazgeçmemiz, üretiminde kullanılan demirin, plastiğin, ağacın, enerjinin ve emeğin yok olduğu anlamına geliyor.

Asıl sorun da burada başlıyor; ihtiyaçlarımız ile isteklerimiz arasındaki sınırı giderek daha fazla kaybediyoruz. Bir şeyi gerçekten kullanılamaz hale geldiği için mi değiştiriyoruz, yoksa yalnızca yenisinden hoşlandığımız için mi? Bir kıyafeti artık üzerimize olmadığı için mi atıyoruz, yoksa onu birkaç kez giydiğimiz için mi sıkılıyoruz? Telefonumuz işlevini kaybettiği için mi yenisini alıyoruz, yoksa daha yeni bir model çıktığı için mi? Bu soruların her biri aslında tüketim alışkanlıklarımızı ve kaynaklara bakışımızı sorgulamamızı gerektiriyor.

Dünyanın bazı ülkelerinde bu anlayışın bizden çok daha güçlü olduğunu görüyoruz. Japonya’da “Mottainai” adı verilen ve tek bir Türkçe kelimeyle karşılanması zor olan bir kavram var. Kabaca, bir şeyin sahip olduğu değer ve kullanım imkânı tamamen değerlendirilmeden ziyan edilmesine duyulan rahatsızlığı ifade ediyor. Japonya Çevre Bakanlığı da bu anlayışı azaltma, yeniden kullanma ve geri dönüştürme ilkeleriyle ilişkilendiriyor. Buradaki temel düşünce oldukça basit; bir eşya hâlâ işe yarıyorsa, onu yalnızca modası geçti veya artık hoşumuza gitmiyor diye değersiz kabul etmemek.

Çin’de ise kaynakların verimli kullanılması konusu kültürel bir alışkanlığın ötesine geçerek ekonomik politikaların önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Döngüsel ekonomi anlayışıyla atıkların azaltılması, kullanılan malzemelerin yeniden ekonomiye kazandırılması ve kaynakların mümkün olduğunca uzun süre değerlendirilmesi hedefleniyor. Bunun arkasında yalnızca çevreyi koruma düşüncesi yok. Kaynak güvenliği, üretim kapasitesinin korunması ve ekonomik bağımsızlık da bu yaklaşımın önemli gerekçeleri arasında. Yani kullanılan bir malzemenin çöpe gitmemesi, aynı zamanda ülkenin gelecekte ihtiyaç duyacağı kaynakların korunması anlamına geliyor.

İsviçre’de de benzer bir bakış açısını farklı bir biçimde görüyoruz. İsviçre Federal Çevre Dairesi, döngüsel ekonomi yaklaşımında hammaddelerin ve ürünlerin mümkün olduğunca verimli ve uzun süre kullanılmasını temel unsurlardan biri olarak kabul ediyor. Bu yaklaşımın yalnızca çevresel fayda sağlamadığı, aynı zamanda ülke ekonomisinin kaynaklara daha az bağımlı hale gelmesine katkı sunduğu vurgulanıyor. Aslında bütün bu örneklerin ortak bir noktası var: “Kaynakların değeri yalnızca satın alındıkları anda değil, kullanım ömürleri boyunca korunuyor.”

İsveç’te kullanılmış tıraş bıçaklarının bile çöpe atılmaması ve çelik olarak yeniden değerlendirilmesiyle ilgili anlatılan örnek de bu bakış açısını çok güzel anlatıyor. Burada önemli olan jiletin tek başına ne kadar para ettiği değil. O küçücük metal parçasının içinde bulunan çeliğin yeniden ekonomiye kazandırılabilecek bir hammadde olarak görülmesi. Bir insan için çöp olan şey, doğru sistem kurulduğunda bir sanayi kuruluşu için yeniden kullanılabilecek değerli bir kaynak haline gelebiliyor.

Bence bizim de israf meselesine biraz bu pencereden bakmamız gerekiyor. Çünkü bir ülkenin zenginliği yalnızca ne kadar ürettiğiyle ölçülmez; ürettiğini ne kadar süre kullanabildiği ve sahip olduğu kaynakları ne kadar verimli değerlendirdiği de önemlidir. Bir taraftan daha fazla üretmek için enerji, hammadde ve döviz harcarken diğer taraftan kullanılabilir ürünleri hızla çöpe gönderiyorsak, kendi ekonomik gücümüzü bir taraftan oluşturup diğer taraftan tüketiyoruz demektir.

Özellikle dışarıdan enerji ve hammadde satın alan ülkeler açısından israfın çok daha farklı bir anlamı var. Petrolü, doğalgazı, çeşitli madenleri ve üretim girdilerini dışarıdan almak için döviz ödüyoruz. Sonra bu kaynakları kullanarak ortaya çıkardığımız ürünleri kısa süre içerisinde çöpe gönderiyoruz. Böyle baktığımızda israf yalnızca bir tüketim problemi değil, aynı zamanda kaynak ve döviz kaybı anlamına geliyor. Hatta biraz daha ileri gidersek, israfı ülkenin kaynaklarını görünmeden dışarıya aktaran bir ekonomik alışkanlık olarak bile değerlendirebiliriz.

Elbette hiçbir şeyi sonsuza kadar kullanamayız. Her ürünün bir ömrü var ve zamanı geldiğinde yenilenmesi gerekiyor. Burada savunulan şey, insanların ihtiyaçlarından vazgeçmesi veya eskiyen her şeyi kullanmaya devam etmesi değil. Asıl mesele, kullanılamaz hale gelmekle artık hoşumuza gitmemek arasındaki farkı yeniden hatırlamak. Çünkü tüketim ile israf aynı şey değil. İhtiyacımız olanı almak hayatın ve ekonominin doğal parçası; ihtiyacımız olmadığı halde üretim kaynaklarını tüketmek ise bambaşka bir mesele…

Belki de çocuklarımıza bu konuda yalnızca “Ekmek parası zor kazanılıyor” demek yetmez. Onlara ekmeğin arkasındaki emeği de anlatmalıyız. Bir dilim ekmeğin yalnızca marketten veya fırından satın alınan bir yiyecek olmadığını; tarladan sofraya kadar uzanan uzun bir üretim zincirinin sonucu olduğunu bilmeleri gerekir. O zaman belki sofrada kalan ekmeğe bakarken yalnızca “Kaç lira verdik?” diye düşünmek yerine, “Bunun ortaya çıkması için ne kadar emek ve kaynak harcandı?” diye sorabilir.

Çünkü gerçek tasarruf sadece para biriktirmek değildir. Bir eşyayı tamir edip birkaç yıl daha kullanmak da tasarruftur. İhtiyacımız kadar ekmek almak da tasarruftur. Kullanmadığımız kıyafeti bir başkasına vermek de tasarruftur. Eski telefonu geri dönüşüme göndermek, suyu gereksiz yere akıtmamak, elektriği boşa harcamamak da aynı anlayışın parçalarıdır. Bütün bunların ortak noktası, sahip olduğumuz değerin ömrünü mümkün olduğunca uzatmaktır.

Belki de zenginlik kavramını da yeniden düşünmemiz gerekiyor. Zengin olmak, her sıkıldığımızda yenisini alabilmek değildir. Her eskiyen şeyi değiştirebilmek de değildir. Gerçek zenginlik, sahip olduğumuz şeyin değerini bilmek ve onu gerektiği kadar uzun süre kullanabilmektir. Bir ülkenin kaynakları sınırsız değildir. Bugün bize bol görünen bir kaynak, yarın çok daha kıymetli hale gelebilir.

Üstelik milli servet yalnızca bizim kuşağımızın malı da değil. Bugün kullandığımız toprağı, suyu, enerjiyi, madenleri ve ekonomik kaynakları bizden önceki kuşaklardan devraldık; bizden sonrakilere bırakacağız. Dolayısıyla elimizdeki her şeyi istediğimiz gibi tüketmek, aslında geleceğin payından da harcamak anlamına gelebilir. Bu nedenle israf meselesine yalnızca bugünün bütçesi açısından değil, gelecek kuşakların hakkı açısından da bakmak gerekiyor.

Türkiye için sık kullanılan araştırma verisine göre günde yaklaşık 5,9 milyon, yılda 2,17 milyar adet ekmek israf ediliyor. Bu hesap 250 gramlık standart ekmek üzerinden yapıldığında yaklaşık 542 bin ton ekmek demek. Dünyada ise 2024 yılında 638–720 milyon insanın açlıkla karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor. Özellikle Sahra Altı Afrika’da nüfusun yaklaşık yüzde 22,3’ü yetersiz beslenme sorunu yaşıyor. 2,17 milyar adet ekmeğin tamamı 1 kişiye 1 ekmek/gün üzerinden dağıtılabilseydi, yaklaşık 5,9 milyon kişinin bir yıllık ekmek ihtiyacına denk gelirdi.

Bu yüzden belki de artık “Parasını ben verdim” cümlesini başka türlü kurmanın zamanı geldi. Evet, parasını biz verdik. Fakat o parayla satın aldığımız şeyin içinde yalnızca bizim paramız yok. Toprağın, suyun, enerjinin, üreticinin, işçinin, çiftçinin, sanayicinin ve bütün bir ekonomik sistemin emeği var. Biz o ürünü satın aldığımızda onu kullanma hakkını elde ediyoruz; fakat kaynakların değerini yok etme hakkını değil.

Ve belki de milli serveti korumak, büyük ekonomik kararların yanında çok daha küçük bir yerde başlıyor; sofrada kalan ekmeğe, dolaptaki kıyafete, çekmecedeki eşyaya ve hâlâ çalışan bir cihaza bakıp “Bunun işini gerçekten bitirdim mi?” diye sormakla.

Unutmamalı ki bir ülkenin zenginliği, yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil; sahip olduğu değeri ne kadar koruyabildiğiyle de ölçülür.

Gülhan Genç / Düş(G)ünce

25.08.2026

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir