Ayten Turan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. KÖŞE YAZISI
  4. Klavye Arkasındaki Namertlik: Tülbenti Kirleten Zihniyetler

Klavye Arkasındaki Namertlik: Tülbenti Kirleten Zihniyetler

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Sanırım bu topraklar, tarihinin en hadsiz, en fütursuz ve en çürümüş günlerini yaşıyor. Öyle bir cinnet anındayız ki, eline klavye alan herkes bir gecede nefret diliyle beslenen çakma birer siyaset bilimci kesildi! Siyasi tartışmalar, fikir ayrılıkları her dönem olur; ancak bizi asıl kahreden, siyasi düşüncelerimizin arkasına sığınarak insanlığımızı adım adım kaybediyor oluşumuzdur.
Biz, birbirimizin canını yaksak da asgari müşterekleri, yani o dokunulmaz “ince çizgileri” olan asil bir
( Millettik.) Ne çabuk unuttunuz? Bu topraklarda aile kutsaldı, asla çiğnenmezdi. Hiçbir siyasi kavga uğruna birinin eşine, kızına, çocuğuna dil uzatılmazdı. Hastası olanın kapısı sessizce çalınır, cenazesi olanın hangi siyasi noktada olduğuna bakılmaksızın acısı omuzlanırdı. Biz öyle bir medeniyettik ki, bir kadın kavganın ortasına tülbentini attığı an akan sular durur, kılıçlar kınına girerdi!
Peki ne oldu bize? Bugün, önde giden siyasi figürlerin kızlarına, hasta eşlerine, hatta bu dünyadan göçüp gitmiş ölülerine dil uzatacak kadar nasıl alçaldınız? Bu nefreti bu millete kim aşılıyor, bu namertlik kimlerin işine geliyor?
Elbette bu toplumsal çürümenin tek bir suçlusu yok. Karşımızda devasa bir “öfke ve etkileşim ekonomisi” var. Sosyal medya platformlarında üç, beş tık daha fazla almak, iki beğeni uğruna görünür olmak için nefret dilini sermaye yapan zavallılar türedi. Çünkü biliyorlar ki, normal ve aklıselim bir paylaşımla dikkat çekemeyecekler. Halk olarak, sistemli bir şekilde kavga ve nefret diline programlanmak, adeta bunu normalleştirmek isteniyor. Gerçek hayatta sokağa çıksa yüz yüze iki kelime edemeyecek, kendini yetiştirememiş bir güruh, dijital maskelerin arkasına sığınarak kendi ezikliğini başkalarına kusuyor.
Siyasetçilerin kendi tabanlarını konsolide etmek, bir arada tutmak için dili bu denli sertleştirmesi ve insanların sadece kendi yalanlarını duymak istediği o bencil “yankı odalarına” hapsolması da bu yangına körükle gidiyor. Kendi mahallesinin en büyük ahlaksızlığını bile görmezden gelip, karşı mahalleye barbarca saldıranlar, bu nefreti kendilerine kalkan yapıyor.
Şimdi sormak gerek: Biz bu öfkeden, bu bataklıktan nasıl kurtulacağız?
Cevap basit: Özümüze, Anadolu kültürümüze dönerek! Bu nefret diliyle yola çıkanlara, savaşın bile bir adabı olduğunu sert bir şekilde göstererek kurtulacağız. En büyük savaşlarda bile cephede çarpışılır; sivillere ateş açmak, hastaneleri bombalamak, su ve gıda depolarını hedef almak birer savaş suçudur. İşte bugün sosyal medyada yaşananlar da tam olarak birer “insanlık suçudur!”
Açık ve net söylüyorum: Aileye, eşe, hastaya, cenazeye laf söylenmez!
Ölüye rahmet dilenir, hastaya şifa…
O kirli, zehirli dilinizi artık kadınımızdan, kızımızdan ve çocuğumuzdan çekin!
Bu ülkenin odaklanması gereken dağ gibi sorunları var, artık oralara bakın. Siyasi yolunu herkes seçti; kim nerede durmak istiyorsa dursun. Ancak, senin gibi düşünmüyor diye hiç kimse bir başkasının özüne, ailesine ve mahremine dil uzatamaz. Bu eleştiri değildir, bu siyaset değildir; bu düpedüz insanlık dışıdır!
Ve biz toplum olarak bu insanlık dışı yaklaşımı kabul etmeyerek tepkimizi göstermek zorundayız.
Tasavvuf Kültüründe bir Söylem vardır…
“Gerektiği zaman hadsize haddini bildirmek, kırk yetime kaftan giydirmekten üstündür.”

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir