Pandemi günlerinde öğrendiğimiz ilk şey şuydu:
Evden çıkmak tehlikelidir.
İkinci öğrendiğimiz şey ise daha ilginçti:
Hak ve özgürlükler, “geçici olarak” askıya alınabilir.
Ne kadar tanıdık bir cümle değil mi?
“Geçici.”
Pandemide meydanlar boştu.
Sonra fark ettik ki bazı dönemlerde meydanlar dolu olsa bile sesler boşalabiliyor.
O günlerde virüs vardı.
Bugün gerekçeler var.
Eskiden temaslı olduğunuz için evinize kapanıyordunuz.
Şimdi temas ettiğiniz fikirler riskli sayılabiliyor.
Karantina döneminde dışarı çıkmak yasaktı.
Bugün bazen fikirlerin dolaşımı sınırlı.
O zaman maske takıyorduk.
Bugün bazıları düşüncelerine maske takmak zorunda kalıyor.
Demokrasi ilginç bir organizmadır.
Virüs gibi bir anda çökmez.
Yavaş yavaş nefessiz kalır.
Meclis…
Millet iradesinin tecelligâhı denilen o büyük çatı…
Yemin dediğiniz şey bir formalite değildir.
Millete, hukuka ve anayasal düzene bağlılığın sembolüdür.
Ama eğer bir yemin, meşruiyet tartışmaları eşliğinde, hukuk gölgesinde ve “oldu-bitti” havasında gerçekleşiyorsa;
orada sadece bir törenden değil,
demokrasinin ateş ölçümünden söz ederiz.
Ve dünya demokrasilerine baktığımızda insan ister istemez içini ferahlatıyor (!)
Bir ülkede meclis kürsüsü boks ringine dönüyor,
milletvekilleri birbirine yumruk savuruyor.
Bir başka ülkede dosyalar, şişeler havada uçuşuyor.
Oylama zili çalıyor ama atmosfer daha çok üçüncü raundu andırıyor.
Demokrasinin nabzı sandıkta mı atıyor,
yoksa ringde mi?
Biz ise medeni bir ciddiyetle ekran başında izliyoruz:
“Çok şükür bizde öyle şeyler olmuyor” derken,
başka bir tür sessizliğin, başka bir tür karantinanın içinde olup olmadığımızı sorgulamadan…
Çünkü bazen demokrasi yumrukla yara alır,
bazen de sessizlikle.
Ringde kaybedilen itibar görünürdür.
Ama hukuk gölgesinde aşınan meşruiyet daha tehlikelidir.
Ve asıl mesele şudur:
Demokrasi gürültüyle mi zedelenir,
yoksa usulca askıya alındığında mı?
Virüsler mutasyona uğrar,
demokrasiler ise alışkanlıkla zayıflar.