İnsan çoğu zaman hayatla mücadeleyi, direnmek sanır. Olanı reddetmeyi, kontrol etmeye çalışmayı, her şeyi kendi gücüyle düzeltmeyi… Oysa asıl güç, bazen durabilmekte ve olanı olduğu hâliyle kabul edebilmekte saklıdır. Kabul, vazgeçmek değildir; gerçeği görmek ve onunla kavga etmemeyi seçmektir.
Olaylara kabulle bakmak, insanın içindeki savaşı dindirir. Çünkü bizi en çok yoran şey, yaşananlar değil; yaşanmaması gerektiğine dair ısrarımızdır. “Neden böyle oldu?” sorusu, yerini “Bundan ne öğrenebilirim?” sorusuna bıraktığında kalp hafifler, zihin berraklaşır.
Teslimiyet ise çoğu zaman yanlış anlaşılır. Teslim olmak, pasifleşmek ya da boyun eğmek değildir. Teslimiyet, insanın kendi sınırlarını bilmesi ve kontrol edemediği alanları Yaratıcı’ya bırakmasıdır. Her yük, insanın omuzlarına ait değildir. Bazı yükler, bırakıldığında insanı güçlendirir.
Kabul ve teslimiyet bir araya geldiğinde, insan daha emin bir hâle gelir. Korkular azalır, endişeler yumuşar. Çünkü kişi bilir ki her şey kendi iradesinde olmak zorunda değildir. Bu bilgelik, insana içsel bir güven verir. Hayatın dalgaları durmaz belki, ama insan artık o dalgaların içinde savrulmaz.
Yaratıcı’ya teslim edilen her sonuç, insanı anın içine taşır. Geçmişin pişmanlıklarıyla ya da geleceğin kaygılarıyla boğulmak yerine, “Şu an buradayım ve bu an bana yeter” diyebilmeyi öğretir. İşte bu hâl, gerçek bir emniyet hâlidir.
Kabul, kalbi yumuşatır. Teslimiyet, ruhu sağlamlaştırır. Ve insan, ancak bıraktığında gerçekten güçlenir.