Seyahat etmek üzerine söylenmiş birçok güzel söz var. Benim de benimsediğim; yeni yerler görmek, yeni kültürler tanımak, yeni bakış açılarıyla tanışmak ve bu sayede insanın kendini geliştirmesi ve aslında insanın kendini keşfetmesi anlamında oldukça güzel göndermeleri olan bu sözlerden bir tanesini seçip bu yazıya eklemek istedim. Kitaplardan alıntı yapacağım bir yazı olacağı için, Aziz Augustine’e ait olanda karar kıldım:
“Dünya bir kitaptır, seyahat etmeyen insan sadece bir sayfasını okumuş olur.”
Dördüncü asırda yaşamış bir filozof Aziz Augustine… Bugün yirmi birinci asırdayız. Yani yaklaşık 1700 sene önce söylemiş bu sözü. O zamanki seyahat ve ulaşım şartlarını düşünür ve bugünküyle karşılaştırınca sözün etkisi biraz daha çarpıcı hale geliyor.
Gezegenimiz, kocaman bir derya iken bırakın seyahat etmeyi, yaşadığı mahallesinden, köyünden dahi dışarı adım atmadan yaşamını sonlandıran milyarlarca insan var dünyada. Bu hayata bir kez geldiğimize ve bu dünyaya gönderildiğimize göre, her bir santimetrekaresinde hakkımız olması gereken yeryüzünü biraz olsun tanımadan, bilmeden, anlamadan gitmek ne kadar da büyük bir kayıptır…
Bu bilinçle ve hislerle, hayat şartlarının elverdiği sıklıkta seyahat etmeye çalışan bir çift olarak, eşimle bu seferki rotamızı Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a çevirdik. Elbette hakkında anlatılacak çok şey var ama bir seyahat yazısı yazma amacıyla oturmadım. Ülkeme dönüp yalnızca ilk bir iki günde izlediğim memleketimden insan ve olay manzaraları, beni bu yazıyı yazmaya zorlamaya yetti.
İnsan bir yerle, bir olayla veya bir durumla karşılaştığında ister istemez onu mevcut sahip oldukları ile kıyaslıyor. Daha iyi veya daha kötü olmasından bağımsız şekilde, gayet doğal bir refleks bu… Ve ülkemi dış dünya ile kıyasladığımda hissettiğim yegane şeyi, yine son zamanlarda oldukça revaçta olan ve artık anonimleşmiş bir söz özetliyor:
“Kendi potansiyelini görmüş olan ve ona uygun yaşamadığını bilen bir insandan daha stresli kimse yoktur.”
Evet, tam olarak bu… Ülkemizde görüp eleştirdiğimiz, yaşayıp dert yandığımız, şahit olup itiraz ettiğimiz ne varsa aslında çok daha iyilerini hak eden bir memlekette yaşayıp bunu kabullenemememizden, buna tahammül edemememizden… Yani kendi ülkesini beğenmeyip ecnebilere öykünmekle suçlananlar olarak, bunun basit bir yabancı hayranlığı yaftası yapıştırıp geçebileceğiniz bir durum olmadığını söylemek isteriz. Biz ülkemizin var olan potansiyelini bilmekte, hatta gördüğümüz birçok yere nazaran çok daha fazlasını başarabilecek olmamıza rağmen buna uygun yaşadığımız ve yaşatmadığımız için hissettiğimiz hayal kırıklığımızı ve isyanı dile getirmekten başka bir şey yapmıyoruz aslında.
Kopenhag’ın, yoğun gezi programında dahi bol bol kitap okuyabileceğim bir şehir olduğunu bildiğim için yanıma iki tane roman almıştım. Biri Tarık Tufan’ın son romanı “Gece Açan Çiçekler” diğeri ise İrem Uzunhasanoğlu’nun yakın zamanda 5.baskısı yapılan ilk romanı, “Gitme Gül Yanakların Solar.”
Tarık Tufan, Vefa semtinde ayakta kalan son ahşap konaklardan birinin sakinlerinin kırık yaşamlarıyla, Abdülhamit döneminin Saray Baş Ressamı Fausto Zonaro’yu ustalıkla buluşturduğu bu sürükleyici romanında biraz önce bahsini açtığım konuya iki tarafın da fikirlerini yansıtarak uzunca değiniyor.
Zonaro’nun öğrencileri sanat üzerine konuşurlarken aralarında tatlı bir Doğu-Batı tartışması çıkmıştır. Öğrencilerden Cemal sözü alır:
“Maalesef Osmanlı’da bu gericiliğinin önünü almak mümkün değil, muasır olan ne varsa küfür, günah, haram. Gavur dedikleri arşa çıktı, biz hala fes takılır mı, istanbulin giymek caiz mi diye tartışıyoruz. Paris’i görseler modenitenin manasını kavrayacaklar. Dünyayı İstanbul’dan ibaret sanıyorlar. Softalara kalsa çöle döneceğiz.”
…Derviş Ali:
“İşgüzarların lafları bir yana lakin sizin her şeye gericilik yaftası vurmanız kendi insanınıza nefretinizin tezahürü. Garbın her türlü keyfiyetine ilericilik demek acınası bir durum. Softalar bizi çöle çağırırken siz de bizi kuru taklitçiliğe çağırıyorsunuz. Aslında birbirinizden farkınız yok. Kendi öz ruhumuzu keşfederek de asrileşebiliriz. Bu kadar sathi düşünmeyin. Yüksek fikirlere sahip olmak, illaki kökünden kopmak demek değildir. Milletimizin mazisi, müktesebatı, malumatı, irfanı kati derecede derindir.”
…Handan telaşını belli eden bir sesle Zonaro’ya döndü: “Bizim memleketin sonu gelmez meseleleri bunlar hocam, ne kadar konuşsak da netice vermez. Osmanlı fikir erbabının en sevdiği şey gece yarılarına kadar münazara etmek ve fikrinde zerre tereddüt duymadan ertesi sabah kaldığı yerden devam etmektir. Burası anlamak isteyenlerin düşünüp dönüşmek isteyenlerin değil, fikrini başkalarına icbar edenlerin ülkesidir.”
…“Dillerinde Volter, Russo, Ogust Komt vardır lakin zihinlerinde hürriyet değil istibdat saklıdır. Şiddetli bir aşağılık kompleksleriyle taklitçilerdir maalesef. Frenklere aşıklar, mamafih kendi milletlerinden utanırlar.”
“Orada dur Handan. Münevverler olmasa felsefeyi, sanatı rüyanda görürdün. Bugün resim yapabiliyorsan o insanlar sayesindendir. Haram deyip bir kenara atacaklardı” diye gürledi Cemal. Handan’ın söyledikleri fevkalade kızdırmıştı. Konuşurken damarları boynundan fırlayacaktı sanki. Handan, Cemal’in hiddetini görünce daha fazla uzatmanın fayda vermeyeceğini anladı.
“Atölyeyi de meclise çevirdiniz, bravo size” diye kinayeyle alkışladı Zonaro. “Siz Türkler bir an bile siyasetsiz kalamazsınız, bunu kabullendim artık” deyip bir kahkaha patlattı. Talebeler de kahkahalarına katılınca mesele kapandı.
Yazının omurgasını bu kitaptaki fikirlerden hareketle oluşturmak istedim. Kopenhag niyetiyle başladık, konu nerelere geldi. Eh, hedef koyduğumuz muasır medeniyetin zirvesinden dönüp gelince böyle oldu demek ki!
Danimarkalıların hep dünyanın en mutlu halkı olduğu söylenir. Boşuna olmasa gerek. Çünkü refah seviyeleri çok yüksek, insanlar sakin, sessiz ve stressiz, kibar ve nazik, caddeler geniş, kusursuz derecede temiz, şehir çok düzenli ve planlı, trafik yok, kavga, dövüş, gürültü, patırtı hak getire, suç oranı deseniz sıfırın altında desek yeridir!
Dönüp kendi ülkenize ve onun en önde gelen şehri olan İstanbul’a bakıyorsunuz, saydıklarınızın tam tersinin gerçekliğine her geçen gün daha da artan şekilde tanık oluyorsunuz. İşte o zaman insan, kendisini kandırılmış, örselenmiş, tarumar edilmiş hissediyor. Oysa İstanbul, üç imparatorluğa başkentlik etmesi bakımından sahip olduğu miras korunsaydı, Roma’yı solda sıfır bırakacak bir tarihe sahipti. Doğal güzellikleri açısından sadece boğazı bile tüm dünyaya bedel ama gel gör ki kimsede o yanı başındaki özene bezene yaratılmış sanat eserine bakmaya mecal veya zaman var mı?
İnsanımıza gelelim… Biz yıllarca şu sözlerle avutulduk: “Ya abi, Avrupa’da, Amerika’da sokakta düşüp ölsen kimse dönüp bakmaz bile.” Aslında bunun bizim insanımızın yardımsever ve vicdanlı yapısına gönderme yapmak için ötekini yeren mübalağalı bir söz olduğunu söyleyebiliriz. Bizdeki bu kültürün günden güne azalması ve artık sözü dahi edilemeyecek uzak bir hatıra olarak kalması dışında bir problem yok herhalde! Arkadaşlar, kendimizi kandırmayalım. Biz artık sokakta birbirine yan baktı diye, yol vermedi diye, işime karıştı diye birbirini boğazlayan bir toplum haline geldik. Bence bu cinnet hali bir son bulsun da sokakta yere düşen biri olursa, “Biri ambulansı arasın” diye haykırsak da yeterli bence. Onun dışında kendi işimize baksak da olur!
Peki ya misafirperverlik? Biz hep misafirperver olduğumuzla övünür dururduk. Sokakta bir aç adam görsek soframıza oturtur, yedirir, içirir, yatacak yer verirdik. Evet doğru ama bir zamanlardı bunlar. Artık kimin hangi niyetle yaklaşacağından emin olamadığınız, çocuklarımızı sokağa salamadığımız, suç oranı zirve yapmış bir coğrafyayız. Öte yandan gelen turisti kazıklayan, yabancıya normalin on katı fiyat çeken, sahteciliğin, taklitçiliğin, güvensizliğin merkezi haline geldik. Bunların hangi birine itiraz edebiliriz?
Sosyal yaşama bakalım. Yine biz Avrupa ülkelerinin birçoğuna şöyle burun kıvırdık: “Yahu saat 6’dan sonra sokakta hayat yok. Bak bizde öyle mi, şehir sabaha kadar yaşıyor.”
Yahu arkadaşlar, insanlar evlerinde olmaktan mutlu. Yaptıkları şey de kukumav kuşu gibi oturmak değil. Evlerinde aileleriyle birlikte kaliteli vakit geçirmekle meşguller. Kitap okuyorlar, müzik dinliyorlar, hobileri var, belki bir sanat dalıyla ilgileniyorlar, ailecek uzun sohbetler ediyorlar belki oyun oynuyorlar ama bu 6’dan sonra hayattan nefret ettikleri anlamına gelmiyor maalesef. Sokaklarda çoğu zaman çıt çıkmıyor ama yaşamayı bilmiyor değiller. Dünyanın en mutlu insanları bunlar, boşa değil…
Belki yılın çok uzun bir bölümünü soğuk geçmesinden dolayı insanlar nesillerce evlerinde, kapalı ortamlarda bulunmayı alışkanlık haline getirdikleri için bu yaşamlarına doldurabilecekleri şeylerin arayışıyla kazanmışlardır bu meziyetleri. Belki biz de iklimin bize tanıdığı ayrıcalık sayesinde evlerde duramayıp kendimizi dışarılara atmayı, “Hadi, oturmaya mı geldik” diye hep bir plan yapma eğiliminde olan bir yapıya büründük. Peki o zaman nerede dışarıda vakit geçirebileceğimiz sosyal alanlar? Geniş parklar, meydanlar, bahçeler? Yok canım, ne gerek var. Betonlar içerisindeki her bir semtin tam merkezine birer ikişer AVM sıkıştırırsanız, insanlar hepsini bir arada yapabilir.
Bu zamana kadar gezdiğim “modern” olarak adlandırabileceğimiz hiçbir şehirde İstanbul’daki gibi bir anlayışa rastlamadım. New York hariç! Eh, bizim yöneticilerimiz de zamanında “Küçük Amerika olacağız” vaatleriyle insanlarımızı umutlandırmamışlar mıydı? Yaşam, mimari, anlayış, yaklaşım, fiyat, tarz hepsi açısından başardınız, tebrikler!
Şahsi fikrime göre, Tarık Tufan’ın romanın içinde ustalıkla yoğurduğu, bir zamanların o bitmek bilmez Doğu-Batı tartışmasının artık yakınına dahi yakınlaşamayacak kadar geride kalmış durumdayız. Nasıl oldu, neden oldu, neyi örnek aldık, çevremize hiç mi bakmadık diye sorsak daha çok son 30-40 yılda bu hale geldiğimiz söylenebilir elbette. Hep böyle değildi. Ege sahillerimiz bile. Gemiye binip karşı kıyıdaki bir Yunan adasına gittiğinizde bile farkı görüyorsunuz. Yaşam, mimari, anlayış, yaklaşım, fiyat, tarz hepsi bizden maalesef çok ileride… Derken bana bu satırları yazmamda bana ilham veren, güçlü bir mübadele hikayesi anlatan, İrem Uzunhasanoğlu’nun “Gitme Gül Yanakların Solar” romanındaki şu satırlara rastlıyorum:
“… bir annenin ikiz çocukları gibidir Ege’nin iki yakası, birbirlerine öyle benzerler. Bir ana bir evladını diğerinden ayırabilir mi hiç? İkisini de eşit seversin, eşit öper koklarsın. Birini daha fazla seveyim desen olmaz, ötekini sevsen berikinin hatırı kalır. Birbirlerinin kopyası iki yaramaz çocuk gibidir. Hem birbirinin aynı hem de birbirinden farklı…”
“Öyle ya, bir nehirdi bizi ayıran. O uğursuz çizgiyi çizen. Meriç Nehri’nin bir tarafı Yunan bir tarafı Türk’tü. Üzerinden geçtiğimiz köprünün korkulukları bile ülke bayrağının rengine göre renk değiştiriyordu. Sınırdan geçmek gurbetti, girmek ise eve dönüştü.”
Eskiden sınırdan geçtiğimizde gurbet eldeydik ama şimdi kendi ülkemize geri döndüğümüzde yabancılaştığımız, anlamlandıramadığımız, kendimizi ait hissetmediğimiz bir coğrafyaya dönüştü doğduğumuz, büyüdüğümüz ve gömülüp sonsuzluğuna karışacağımız topraklar…
Augustine’in bir kitaba benzettiği dünyanın, Türkiye’ye ayrılan o sayfasını da okuduk ama iyi anlayamadık mı, yoksa bir yerlerde bir şeyler oldu da okuduklarımızı tamamen unutmuş gibi bir hafıza kaybına mı uğradık, orasını sizin takdirlerinize bırakıyorum…