Ne oldu bize?
Ne zaman birbirimizi dinlemekten vazgeçtik de bağırmayı marifet sandık? Ne zaman farklı düşünceyi düşmanlık, eleştiriyi ihanet, insanı ise sadece siyasi kimliğinden ibaret görmeye başladık?
Bugün toplum olarak tehlikeli bir eşiğin üzerindeyiz. Çünkü artık tartışmıyoruz; öfke kusuyoruz. Konuşmuyoruz; yaftalıyoruz. İnsanları fikirleriyle değil, kimlikleriyle yargılıyor, sonra da buna “haklı mücadele” diyoruz.
Oysa nefretin kazananı olmaz.
Siyaset değişir. İktidarlar gelir geçer. Partiler kurulur, kapanır. Ama nefret dili toplumun vicdanında açtığı yaraları yıllarca taşır. Bugün alkışlanan her hakaret, yarın çocuklarımızın diline yerleşir. Bugün normalleştirilen her ötekileştirme, yarın hepimizin kapısını çalar.
En acısı da şu…
İnsanlar artık bir olayın doğru mu yanlış mı olduğuna bakmıyor; “Bizden mi, onlardan mı?” diye bakıyor. Adalet bile taraflara göre istenir hâle geldiyse, kaybettiğimiz şey sadece huzur değildir; vicdandır.
Hiç kimse düşüncesi nedeniyle düşman ilan edilmemeli. Hiçbir inanç, hiçbir yaşam biçimi, hiçbir siyasi görüş nefretin gerekçesi olamaz. Çünkü aynı gökyüzünün altında, aynı toprağın üzerinde yaşıyoruz.
Toplum olarak yorulduk…
Her gün yeni bir kavga, yeni bir hakaret, yeni bir kutuplaşma görmekten yorulduk. Bizi birbirimize düşman eden dilden yorulduk. Artık sesini en çok yükseltenin değil, vicdanını en çok koruyanın değer gördüğü bir ülke istiyoruz.
Unutmayalım…
Bir milleti güçlü yapan öfkesi değil, birbirine duyduğu saygıdır. Gerçek cesaret hakaret etmek değil; öfkeliyken bile insan kalabilmektir.
Çünkü günün sonunda kazanan bir siyasi taraf olmayacak.
Ya insanlığımız kazanacak…
Ya da hep birlikte onu kaybedeceğiz.