Yusuf Ziya Leblebici
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. KÖŞE YAZISI
  4. İnsan, İnsanla Eskir

İnsan, İnsanla Eskir

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsan ilişkilerinin en büyük düşmanını nefret olarak biliriz ama, derinlemesine düşündüğümüz zaman böyle olmadığını görürüz…

Nefret, hâlâ bir bağın var olduğunu gösterir. İnsan, nefret ettiği kişiyi veya kişileri düşünür, ona öfkelenir, onunla hesaplaşır. Oysa kayıtsızlık bambaşka bir şeydir. Kayıtsızlık, bir ilişkinin sessizce toprağa verilmesidir. Ne kavga vardır, ne de gözyaşı… Sadece yavaş yavaş eksilen bir ilgi, giderek uzayan sessizlik ve sonunda birbirini tanıdığı hâlde yabancılaşan iki insan…

İnsanlar bu dönemde, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok insana ulaşabiliyor. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna seslenebiliyor. Fakat aynı kolaylık, birbirimizi gerçekten duymamızı sağlayamıyor.

Haberleşme arttı; iletişim azaldı. Kalabalıklar çoğaldı; dostluklar seyrekleşti.

Bugün en büyük yalnızlık, kimsenin olmadığı bir odada yaşanmıyor. En büyük yalnızlık; herkesin içinde, kimsenin seni gerçekten dinlemediğini hissettiğin anda başlıyor.

Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu para değil, yalnızlıktır.

Çünkü bir insana verebileceğiniz en kıymetli hediye, zamanınızdan önce karşınızdakine olan saygınız ve  dikkatinizdir.

Telefonun ekranına bakmadan dinlemek…

Bir cümleyi yarıda kesmeden anlamaya çalışmak…

Karşımızdakinin acısını gözardı etmeden, onunla birlikte taşımayı göze almak…

İşte gerçek yakınlık bunların içinde saklıdır…

Ne gariptir ki insanlar, büyük kötülükleri bazen affedebiliyor  ama küçük ihmalleri unutamıyor.

Unutulan bir doğum günü…

Cevapsız bırakılan bir mesaj…

“Sonra konuşuruz.” denilerek ertelenen bir dert…

Bir sofrada göz göze gelmeden geçirilen saatler…

İlişkileri çoğu zaman büyük fırtınalar değil, damla damla biriken ihmaller tüketir. Çatıyı tek bir yağmur yıkmaz, ancak yıllarca onarılmayan küçük çatlaklar yıkabilir!

İnsan, anlaşılmadığı için değil; anlaşılmaya değer görülmediğini hissettiği için uzaklaşır.

İşte tam burada çağımızın en büyük yanılgısı başlıyor.

Hepimiz kendimizi anlatmaya çalışırken, çok azımız da anlamaya çalışıyor.

Konuşmayı biliyoruz; dinlemeyi unuttuk.

Cevap vermeyi öğrendik; soru sormayı ihmal ettik.

Karşımızdakinin cümlesi biter bitmez kendi cümlemizi kuruyoruz. Böyle olunca iki insan konuşuyor gibi görünse de gerçekte yalnızca iki monolog yan yana akıyor.

Sokrates, “Konuş ki seni göreyim.” der. Bugün ise buna yeni bir cümle eklemek gerekiyor: “Dinle ki seni tanıyabileyim”…

Çünkü insan, en çok dinlerken görünür. Sabırsızlığı da, kibri de, merhameti de, sevgisi de dinleme biçiminde ortaya çıkar.

İlişkilerin önündeki bir başka engel ise egodur.

Haklı olmayı o kadar seviyoruz ki mutlu olmayı unutuyoruz. Bir tartışmayı kazanıyoruz ama bir dostu kaybediyoruz. Son sözü söylemiş olmanın gururuyla, sanki yıllarca sürecek bir sessizliği satın alıyoruz. Oysa hayatın sonunda kimse “Bütün tartışmaları ben kazandım.” diye huzur bulmaz, insan kazandığı tartışmaları değil, koruyabildiği dostlukları hatırlar…

Ne yazık ki günümüz ilişkileri giderek bir alışverişe dönüşüyor.

“Ben onu aradım, o beni aramadı.”

“Ben gittim, o gelmedi.”

“Ben verdim, o vermedi.”

İnsan sevgiyi bile muhasebe defterine yazmaya başladı. Oysa gerçek dostlukta hesap olmaz. Hesabın başladığı yerde samimiyet azalır; samimiyet azaldığında güven çekilir; güven çekildiğinde ise ilişki yalnızca bir alışkanlığa dönüşür.

Yaş ilerledikçe insanın çevresi büyümüyor, aksine daralıyor. Gençlikte kalabalık sandığımız birçok topluluğun aslında birer rastlantı olduğunu fark ediyoruz. Aynı okul, aynı iş yeri, aynı mahalle bizi bir araya getirmiştir, hayat yolları ayrıldığında ise geriye yalnızca emek verilmiş ilişkiler kalır…

Belki de bu yüzden yaş almak, insan sayısını azaltmaz; gerçeği çoğaltır.

Bir ömür boyunca yüzlerce insan tanıyabiliriz. Fakat dara düştüğümüzde kapısını çalabileceğimiz üç beş kişi varsa, aslında zenginiz demektir.

Çünkü insanın serveti, banka hesabıyla değil; güvenle adını söyleyebildiği insanların sayısıyla ölçülür.

Hayat bize sürekli daha fazlasını istemeyi öğretiyor: Daha büyük ev, daha iyi makam, daha yüksek gelir, daha çok başarı…

Fakat çok azımız kendimize şu soruyu soruyor:

“Ben bugün hangi insanın hayatını biraz olsun güzelleştirdim?”

Belki de insan olmanın özü tam burada gizlidir.

Bir yabancının yükünü taşımakta…

Bir dostun suskunluğunu fark etmekte…

Çocuğun anlattığı önemsiz görünen bir hayali ciddiye almakta…

Çünkü sevgi, büyük cümlelerle değil küçük dikkatlerle yaşar.

İnsan ilişkilerinin en büyük düşmanı zaman değildir.

Zaman, sağlam ilişkileri yıkmaz. Gerçek dostluk yıllar geçtikçe değer kazanır. Tıpkı iyi bir kitap, tıpkı köklü bir çınar gibi… Mevsimler değişir ama kök yerindeyse ağaç ayakta kalır…

Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.

Arkamızda bıraktığımız evlerin yeni sahipleri olacak. Makamlarımız başkalarına verilecek. Bankadaki rakamlar el değiştirecek. İsimlerimiz zamanın tozuna karışacak.

Ama bir çocuğun hafızasında kalan gülüşümüz…

Bir dostun en zor gününde omzuna koyduğumuz elimiz…

Bir öğrencinin hayatını değiştiren tek bir cümlemiz…

Bir yaşlının duasına karışan ismimiz…

İşte onlar bizden sonra da yaşamaya devam edecek.

Çünkü insan, yaptığı iş kadar dokunduğu hayatlarla da hatırlanır.

Belki de ömür dediğimiz şey, doğum ile ölüm arasındaki mesafe değildir.

Ömür; kaç yıl yaşadığımız değil, kaç kalpte yaşayabildiğimizdir.

Ve belki de bu yüzden…

İnsan yalnız yaşlanmaz.

İnsan, insanla eskir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. 20 Temmuz 2026, 15:13

    Saygıdeğer hocam,kalplere dokunan güzel ve bir o kadarda duygusal,özünde çok şeyler barındıran bir yazı,tabiki buradan kendine hisse çıkarana ne mutlu, kaleminize emeğinize yüreğinize selam olsun.

  2. 21 Temmuz 2026, 01:06

    Aynen öyle sana katılıyorum kıymetli hocam kalemine emeğine yüreğine duygularına sağlık muhteşem sözler başarılarının devamını diliyorum yolun izin açık olsun inşallah sevgiler selamlar sağlık mutluluk huzur dolu güzel bir gece diliyorum ailece