Her köşe başında bir dozer, her sokakta bir toz bulutu… Adına ne diyorlar? “Kentsel Dönüşüm.” Güvenli evler, modern şehirler, parlak gelecekler vadeden o süslü kelime. Peki, sokaktaki vatandaşın, canını dişine takıp bir ömür çalışarak başını sokacak bir ev sahibi olmuş o emeklinin dünyasında neye dönüştü bu kavram? Ben size açıkça söyleyeyim: Kentsel Söğüşüm!
Çevremize kulak kabarttığımızda yükselen feryatlar, iddialı projelerin yaldızlarını döküyor. Masaya oturduğunuzda önünüze konulan şartlar, güvenli bir yuvadan ziyade adeta bir finansal tuzak gibi önümüzde duruyor. Deprem korkusuyla harmanlanmış haklı bir endişe, birilerinin iştahını kabartan devasa bir rant kapısına tahvil edilmiş durumda. Vatandaşın çaresizliği, masadaki pazarlıkların en büyük sermayesi haline getirilmiş.
Gelin, bu “söğüşüm” çarkının dişlilerine yakından bakalım. Bir tarafta fırlayan inşaat maliyetlerini bahane edip her ay imza yenileyen, vatandaşı “Ya bu parayı verirsin ya da inşaatı yarım bırakırım” diye köşeye sıkıştıran kontrolsüz bir piyasa düzeni var. Diğer tarafta, evini teslim ettiği andan itibaren başlayan o amansız “kira yardımı”… Bugün büyükşehirlerde bir bodrum katının kirası bile uçmuşken, verilen kira yardımlarıyla insanların aylarca, hatta yıllarca göçebe gibi yaşaması bekleniyor. Vatandaş hem cebinden fahiş kiralar ödüyor hem de yıkılan evinin borcu altında eziliyor.
Hem Borçlanıyoruz Hem de Evimiz Küçülüyor!
Üstelik iş sadece borçlanmakla da bitmiyor. Masadan kalkan hak sahiplerinin ortak feryadı şu: “Hem dünya kadar borcun altına imza attık hem de evimiz kuşa döndü!” Eskiden ferah ferah oturduğunuz 120 metrekarelik 3+1 daireniz gidiyor; yerine salonuna koltuk sığmayan, mutfağı koridora sıkışmış mini minnacık evler teslim ediliyor. Yeni yönetmeliklerin getirdiği otopark, sığınak, asansör ve yangın merdiveni gibi zorunlu ortak alanlar, doğrudan sizin net yaşam alanınızdan, yani odalarınızdan çalıyor. Metrekare bazında ciddi bir kayıp yaşanırken, fatura yine vatandaşa kesiliyor.
Peki, şu matematik mucizesine ne demeli? Eskiden 5 dairenin olduğu, mahallenin o sakin, mütevazı binası yıkılıyor; yerine bir bakıyorsunuz 12 dairelik koca bir apartman dikilmiş! İnsan sormadan edemiyor: 5 daire nasıl oluyor da bir anda 12 daireye çıkıyor?
Cevap basit: Projenin finansmanını kurtarmak ve inşaat maliyetini karşılamak adına “emsal artışı” denilen imar hakları devreye sokuluyor. Arsa payları bölünüyor, katlar gökyüzüne doğru uzatılıyor. Yeni yapılan o fazladan daireler satılarak sistem fonlanmaya çalışılıyor. Sonuç mu? Müteahhit maliyetini kurtarma derdinde, peki ya mahalleli? Aynı arsaya, aynı altyapıya iki katı insanı, iki katı aracı yığıyorsunuz. Sokaklar daralıyor, otopark krizi büyüyor, şehir nefessiz kalıyor. Günün sonunda vatandaş hem borçlanıyor, hem evi küçülüyor hem de tabut evlerden kurtulurken bu kez beton deryası bir yoğunluğun içine hapsediliyor.
İşin daha da acı tarafı, yapılan yeni düzenlemelerle birlikte salt çoğunluk (%50+1) kuralının suiistimale açık kapılar bırakması. Evet, süreç hızlansın, tabut evler yıkılsın; buna kimsenin itirazı yok. Ama bu hızlanma, parası olmayanın, borçlanamayacak durumdaki dar gelirlinin ve emekliyi zor durumda bırakıyor.
Şimdi sormak gerekiyor: Bu sistem kimin için çalışıyor? Depremde canı kurtulsun diye uykuları kaçan Ayşe Teyze için mi, yoksa o Ayşe Teyze’nin kupon arazisine göz diken, cebini doldurmanın peşindeki muhterisler için mi?
Eğer kentsel dönüşüm, insanları ev sahibi yapmak yerine borç batağına saplıyorsa; eğer fahiş piyasa gerçeklerinin altında vatandaş tek başına eziliyorsa, kimse bize bu tablonun başarı olduğunu anlatmasın.
Bu gidişata dur denmeli, sistemin “söğüşleme” mekanizmaları varsa acilen tasfiye edilmelidir.
Bizden söylemesi…